alevilerizbiz alevilik nasıl oluştu pir sultan şah hatayi deyişleri Hz.Ali kimdir? hz.hüseyin kimdir?12 imamlar oruç semah nedir?

alevilik alevilik nedir alevilik alevi canlar pir sultan abdal kimdir hz hüseyin kerbela olayı bkm meb aöl lise 1 tarih dersleri öss sınav sonuçları facebook

Alevilik Nedir? Kızılbaş Nedir? Alevilerde Oruç?

 

  Alevilik Nedir?
Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan , Hz.Ali’nin adaletinden ayrılmayan temelinde insan sevgisi bulunan her dine , mezhebe ser inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk , farkı gözetmeyen eline diline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, laik,demokrat, eiştlikçi, katılımcı, paylaşımcı düşünceyi savunan, zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, şeriatın bağnaz kuralllarına bağlı olmayan, ve onu reddeden, İslam dinini kendine göre ve sunni inancın dışında yorumlayan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri, merhamet, görüşü eşitlik,  hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil  ve erdemli insan yaratmayı ön gören, korkuyu aşıp sevgi ile tanrıya yönelen, Enel-Hak ile insanın özünde tanrıyı gören, yaradan ile yaradılan ikiliğinen Varlk Birliğine varan, edep ve ahlaklığı  yaşamın temeline oturtan, insanı yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hemde irfaniliğin mayası bulunan; kişinin ahlaklı ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den gelen neslin imametini teberra ve tebelle ilkesi ile sahiplenen, dini biçim ve şekil olarak değil, gerçek anlamıyla algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve batını özelliği ile evrimleştiren akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları Kırklar Cemi ile yürüten bir inanç sistemidir. Alevilik  Aleviler  için üst kavramı, Bektaşilik ve Kızılbaşlık ise alt kavramları oluşturur.

Alevilikte Allahtan başka Tanrı Yoktur.

 

  Kızılbaşlık Nedir?
Kızılbaş,  Allah’ı ve Resulü uğruna kendini adamış, onların yolunda canından ve malından vazgeçmiş, bu yolda ölmek var dönmek yoktur yeminini başına sardığı kırmızı sarık ile ilan eden kişilerdir.

 

  Bektaşilik Nedir?
Türkiyede babagan ve dedegan kollarına bağlı Aleviler kendilerini Bektaşi olarak tanımlarlar.

 

  4 Kapı 40 Makam Nedir ?
Yolumuzun erkanı 4 Kapı 40 Makamdır. Bu 4 Kapı ve 40 Makam şöyledir.

 

4 Kapı;

 

 

 

 

 

 

 ALEVİLİKTE AŞIĞIN SAZIN VE DEYİŞLERİN ÖNEMİ NEDİR?
Alevi ibadetinde, gerekse sosyal yaşamında büyük yer ve önem taşır. 12 hizmetten biri aşığa aittir; yani aşıksız Alevi ibadeti yapılmaz. Makam olarak pirden sonra gelsede, 12 hizmetin en ağır yükünü taşır. Aşık sazıyla bestelerini yapar, çalar, çağırır.Alevi ibadetinin vazgeçilmez parçası semah, bu saz aşık bütünleşmesi içerisinde dönülür.Alevi deyişleri geçmiş tarihleri, Alevi düşünce ve öğretisini, günlük yaşamı, dünyasal ilişkileri konu alır. Deyişler aynı zamanda Alevilerin gülbenklerini oluştururlar. Yine aynı deyişlerle tanrı ile ilişkiler kurulur.                                  

 

SEMAH NEDİR?
Alevi inanışında büyük bir yer tutar. Sözcük anlamı; günahlardan arınmak anlamına gelir. Alevi Cemindede öyle kabul edilir.

 

  CEM NEDİR?
Sözcük anlamı olarak, birleşme, birlik olma, bir araya gelme demektir. Alevi inancında , ibadet için cem olma, bir araya gelmeden yola çıkılarak, bütünleşme anlamında kullanılır. İbadetin yapıldığı yere cem evi denir.
Alevi inancı cemsiz düşünülemez. Bir Alevinin doğumundan ölümüne tüm yaşantısı cem ile bağlantılıdır. Yola girdiği, müsahib tuttuğu, erkan gördüğü, görüldüğü-sorulduğu yerdir. Cemin çok çeşitleri vardır. Kurban cemleri, görgü cemleri, Abdal Musa cemleri, Bayram cemleri.

 

KIRKLAR CEMİ
Alevi inancına göre Hz. Ali bu yolu kurduğu zaman kendine eşlik eden kadınlı erkekli 40 kişi ile birlikte ilk kez bu cemi gerçekleştirdi. O günden bu yana Alevi topluluğu bu kırkların cemini sürmektedir.

 

 
  1- Mürşid (Dede)   Hizmet itibari ile Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Haci Bektasi Veliýi temsil eder.
  Cem Erkanı Başkanlığını yapar,ikrar alır nasip verir. Cenaze, Müsahiplik, Nikah,   Sünnet, Ad takar (isim takar).
  2- Rehber   Görev itibariyle İmam Hüseyin´i temsil eder.
  Yola girmek isteyenleri hazırlar, yol gösterir. Mürsidin en yakın yardımcısıdır.
  3-Gözcü   Görev itibariyle Ebuzer Gaffari’yi temsil eder.
  Rehberin yardımcısıdır. Cem'in sessiz ve sakinlik içinde gecmesini sağlar.    Cem’in bekcisidir.
  4- Çerağcı (Delilci)   Görev itibariyle Cabir El Ensari’yi temsil eder.
  Cem evinde bulunan aydınlatma araçlarını yakar. Buhardanlıkları ve Mumları   (Çerağları) hazırlar.
  5- Zakir (Aşık)   Görev itibariyle Bilal Habeş’i temsil eder.
  Cem’de Tevhid, Duazde imam, Mersiye, Semah, Nevruzi'ye söyler.
  6- Süpürgeci(Ferraş)   Görev itibariyle Selman’ı Piri pakı temsil eder.
  Cem evinin sürekli temizliği ile meşkul olur.
  7- Meydancı   Görev itibariyle Hüzeyme tül Yemeni’yi temsil eder.
  Cem evinde Semahserleri kaldırır. Postları yerine dizer.
  8- Niyazci   Görev itibariyle Mahmut el Ensari’yi temsil eder.
   Kurbanları tekbirler ve keser. Gelen Lokmaları alır ve dağılımını sağlar.
  9- Ibrikci   Görev itibariyle Kamber Hazretlerini temsil eder.
  Cem de Mürşidin ve Cem erenlerinin abdest almalarını sağlar.
  10- Kapıcı   Görev itibariyle Gülam Keysani’yi temsil eder.
  Cem’e gelen erenlerin evlerini gözetler.
  11- Peyikçi   Görev itibariyle Amri Ayyari’yi temsil eder.
  Cem olacaƃını tüm canlara duyurur.
  12- Sakacı   Görev itibariyle Ammari Yaseri’yi temsil eder.
  Cem evinde Su, Şerbet, Saka, Süt v.b. dağılımını sağlar.

 

 

 

 

Sitene Sevgi aşk resimleri ekle

<!—www.htmlmekani.tr.gg kod baslangici--><table height="300" cellspacing="1" cellpadding="1" width="450" border="1"><tbody><tr><td><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 446px; height: 310px" height="305" width="299" alt="" src="http://s.azbuz.com/uploads/homepagePhotos/3000000001211270.gif" _fcksavedurl="http://s.azbuz.com/uploads/homepagePhotos/3000000001211270.gif" /></a></td></tr></tbody></table><!—www.htmlmekani.tr.gg kod sonu--></body></html>



  

<!—www.htmlmekani.tr.gg kod baslangici--><table height="250" cellspacing="1" cellpadding="1" width="450" border="1"><tbody><tr><td bordercolor="#000000" bgcolor="#000000"> <a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 226px; height: 334px" height="337" alt="" width="222" src="http://img148.imageshack.us/img148/9347/rsm4in5pv9.jpg" _fcksavedurl="http://img148.imageshack.us/img148/9347/rsm4in5pv9.jpg" /></a> <a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 252px; height: 335px" height="337" alt="" width="22" src="http://e-cards.adoption.com/cards/redrose.jpg" _fcksavedurl="http://e-cards.adoption.com/cards/redrose.jpg" /></a></td></tr></tbody></table><!—www.htmlmekani.tr.gg kod sonu--></body></html>




<!—www.htmlmekani.tr.gg kod baslangici--><table height="600" cellspacing="1" cellpadding="1" width="180" border="1"><tbody><tr><td bordercolor="#000000" bgcolor="#cc0000"><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" height="400" alt="" width="172" src="http://b3.img.v4.skyrock.com/b3f/yerine-sevemem/pics/537633170_small.jpg" _fcksavedurl="http://b3.img.v4.skyrock.com/b3f/yerine-sevemem/pics/537633170_small.jpg" /></a><br /><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 172px; height: 197px" height="182" width="176" alt="" src="http://img520.imageshack.us/img520/3175/amandikkatkaynaalmty7mfat5.jpg" _fcksavedurl="http://img520.imageshack.us/img520/3175/amandikkatkaynaalmty7mfat5.jpg" /></a></td></tr></tbody></table><!—www.htmlmekani.tr.gg kod sonu--></body></html>


 

<!—www.htmlmekani.tr.gg kod baslangici--><table cellspacing="1" cellpadding="1" width="400" border="1"><tbody><tr><td bordercolor="#000000" bgcolor="#663300"><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 215px; height: 310px" height="267" width="193" alt="" src="http://img441.imageshack.us/img441/3140/gozlerwj6.jpg" _fcksavedurl="http://img441.imageshack.us/img441/3140/gozlerwj6.jpg" /></a></td><td bordercolor="#000000" bgcolor="#663300"><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 216px; height: 313px" height="297" width="200" alt="" src="http://img59.imageshack.us/img59/4462/canim11wy.jpg" _fcksavedurl="http://img59.imageshack.us/img59/4462/canim11wy.jpg" /></a></td></tr></tbody></table><!—www.htmlmekani.tr.gg kod sonu--></body></html>



<!—www.htmlmekani.tr.gg kod baslangici--><table height="250" cellspacing="1" cellpadding="1" width="350" border="1"><tbody><tr><td bordercolor="#999999" bgcolor="#999999"><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 513px; height: 238px" height="182" width="494" alt="" src="http://img112.imageshack.us/img112/5342/9635f93ailoveyousj2.jpg" _fcksavedurl="http://img112.imageshack.us/img112/5342/9635f93ailoveyousj2.jpg" /></a></td></tr></tbody></table><!—www.htmlmekani.tr.gg kod sonu--></body></html>



<!—www.htmlmekani.tr.gg kod baslangici--><table cellspacing="1" cellpadding="1" width="350" border="1"><tbody><tr><td bordercolor="#666666" bgcolor="#666666"><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 232px; height: 181px" height="112" width="150" alt="" src="http://img187.imageshack.us/img187/9205/107malj2ox2.jpg" _fcksavedurl="http://img187.imageshack.us/img187/9205/107malj2ox2.jpg" /></a></td><td bordercolor="#666666" bgcolor="#666666"><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" height="181" width="230" alt="" src="http://img294.imageshack.us/img294/3311/72411334oo7.png" _fcksavedurl="http://img294.imageshack.us/img294/3311/72411334oo7.png" /></a></td></tr></tbody></table><!—www.htmlmekani.tr.gg kod sonu--></body></html>


 

<table height="300" cellspacing="1" cellpadding="1" width="200" border="1"><tbody><tr><td bordercolor="#000000" bgcolor="#000000"><p align="left"><a target="_blank" href="http://www.htmlmekani.tr.gg" _fcksavedurl="http://www.htmlmekani.tr.gg"><img class="" style="width: 210px; height: 379px" height="365" width="121" alt="" src="http://img340.imageshack.us/img340/8646/93302452kf4ni8.jpg" _fcksavedurl="http://img340.imageshack.us/img340/8646/93302452kf4ni8.jpg" /></a></p></td></tr></tbody></table><!—www.htmlmekani.tr.gg kod sonu--></body></html>

Muharrem orucu ve anlamı?

 

MUHARREM ORUCUNUN ANLAMI NEDİR?

 


BiSMi ŞAH. ALLAH ALLAH. ERENLERiN HiKMETiNE. ER HAK MUHAMMET-ALi AŞKINA. iMAM HÜSEYiN EFENDiMiZiN SUSUZLUK ORUCU NiYETiNE. KERBELA ŞEHiTLERi'NiN TEMiZ RUHLARINA MATEM ORUCU NiYETi iLE HZ. FATMA ANAMIZIN ŞEFAATiNE. 12 iMAM, 14 MASUM-U PAK EFENDiLERiMiZiN ŞEVKiNE, 17 KEMERBESTLER HÜRMETiNE HAZIR-GAYiP GEÇEK ERENLERiN YÜCE HÜMMETLERi ÜZERiMiZDE HAZIR VE NAZIR OLA. LANET MÜNKiRE. LANET YEZiD'E. RAHMET MÜMiN'E ALLAH EYVALLAH. HÜ

Kurban Bayramı Hicri Takvim'e göre Zilhicce ayının 10. günü başlar. Kurban Bayramının 1'nci gününden başlayarak 20 gün sayılır. 20'nci günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Muharrem Orucundan önce 3 günlük MASUM-U PAK ORUCU tutulur. Bu oruç Küfe'de şehit düşen Müslüm Bin Akıyl ile çoçukları ibrahim ve Muhammet için tutulur. Müslüm, imam Hüseyin'in amcasının oğlu ibrahim ile Muhammet ise amcasının torunlarıdır. 3 günlük Masum-u Pak ve 12 günlük Muharrem Orucu olmak üzere toplam 15 gün oruç tutulduktan sonra Muharrem Ayının 13'ncü günü kurbanları tığlanır ve AŞURE dağıtılır. Kurban imam Ali Zeynel Abidin'in Kerbela Katliamından kurtuluşundan duyulan sevinci belirtir. Muharrem Ayında eğlence yapılmaz, bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez, düğün-nişan-sünnet törenleri yapılmaz, karı koca ilişkileri kesilir, kurban kesilmez, et yenilmez. Kerbela şehitleri'nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez, eğlence yerlerine gidilmez, saç ve sakal traşı olunmaz.
Günümüzde bunların bir bölümü uygulanamamaktadır. Örneğin, sakal traşı olmamak gibi...
Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden, çay-kahve-meşrubat-meyve suyu-ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır.
Alevi inancı şekilciliğe takılıp kalmayı değil, özü benimser. Aklın ve ilmin yolundan ayrılmaz. Önemli olan imam Hüseyin'in ve diğer Kerbela şehitleri'nin çektikleri acıyı ve zorlukları beyninde, kalbinde ve gönlünde duymaktır. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşayıp, onlar gibi inanmaktır. Zalime karşı çıkıp, mazlumdan yana olmaktır. Eline-diline-beline sadık olup insanca ve onurluca yaşamaktır. Onlara layık olmaktır. Ölmeden önce ölmek, öldükten sonra yaşamaktır. Yaşayan ölü olmamaktır. Yarın onlar'ın huzuruna alnı açık yüzü pak çıkmaktır. Onlar'ın bıraktığı onurlu mirasa sahip çıkmaktır.
Belirlenmiş bir iftar vakti'de yoktur. Akşam olup güneş batınca, karanlık gözle görünce oruç açılır. Gece sahura kalkma uygulaması Muharrem Orucu'nda yoktur.
Oruç tutulmadan önce (yatmadan önce) şöyle niyet edilir. Niyetten sonra Muharrem Orucu başlar.                                                                                           YAZAN:SADIK DURNA...       

Dar ağacında üç fidan oku 9 bölüm

12 MART DÖNEMINDE HUKUK KURALLARI ALABILDIGINE HIÇE SAYILMISTIR...

Avukat Alp KURAN

Türk tarihinde, Selçuklular ve Osmanlilar dahil, yasalar ve hukuk 12 Mart döneminde oldugu kadar hiçbir zaman çignenmemistir. Bu dönemde, gerek Sikiyönetim Mahkemeleri'nin kurulusunda ve dagilisinda, gerek yargiçlarin ve savcilarin bu mahkemelere atanis ve görevden alinislarinda, gerek saniklarin sorgulanmalarinda, gerekse yargilanmalarinda hukuk kurallari alabildigine hiçe sayilmistir.

Hukuk disi 12 Mart Muhtirasi'na hizmet eder görüntüsü altinda, birtakim fasizan güçler, yalniz 12 Mart tarihinde yürürlükte olan yasalari çignemekle kalmamislar; hukuk disi sorgulamalar ve mahkumiyet kararlari elde edebilmek için yasalarda ve hatta anayasada istedikleri degisiklikleri yaptirabilmislerdir. Ancak bu fasizan güçler, yasalara kendi getirdikleri degisiklik hükümlerini de yetersiz bulmuslar, çogu kez bunlarla dahi kendilerini bagli saymamislardir.

Gözalti süresiyle ilgili yasa ve anayasa degisiklikleri ve uygulamalari bunun en belirgin kanitidir.

12 Mart Muhtirasi'nin verildigi tarihte, gözalti süresi 24 saattir. Yani sanigi polisin ve güvenlik kuvvetlerinin elinde 24 saatten fazla tutma olanagi yoktur. Anayasa kesin mahkeme hükmü olmadikça hiç kimsenin özgürlügünden yoksun birakilamayacagi hükmünü koymustur. Sanigin tutuklanmasini yargiç kararina baglamistir. Yasalar sanigin ilk sorgusunun polis ya da güvenlik kuvvetleri tarafindan yapilmasini yasaklamis, bu yetkiyi savcilara vermistir. Savci 24 saat içinde sanigin sorgusunu yapacak ve yargiç önüne çikaracaktir.

Durum bu iken, 12 Mart döneminde, suçsuz insanlardan iskenceyle suçluluk ikrari almak için, yargilama usulü yasasinda gözalti süresi, anayasaya aykiri olarak, 24 saatten 30 güne çikarilmis; bu 30 günlük sürenin büyük bir bölümü organlara elektrik vermek dahil her türlü iskenceye ayrilmis, geriye kalan kismi da iskence izlerini yok etmekte kullanilmistir. Yasada yapilan bu degisiklikten sonradir ki, gözalti süresinin 24 saatten fazla olamayacagini bildiren anayasa hükmünü degistirmek yoluna gidilmis; böylece yasalar anayasaya uygun olarak çikarilmak gerekirken, anayasa, yasa degisikliklerine uydurulmak istenmistir. Yapilan anayasa degisikliginde gözalti süresi 15 gün olarak belirlendigi ve herkes öncelikle anayasa hükümlerine uymak zorunda oldugu halde; sikiyönetim makamlari 30 günlük gözalti süresini uygulamaya ve iskenceleri uzatmaya devam etmislerdir.

O dönemde yalniz kendilerine -anarsist- adi takilan silahli gençler degil, 12 Mart Muhtirasi ile sapkasini alip giden Basbakan Demirel, onun yerine gelen partilerüstü hükümetler, parlementoda bu hükümetlere ve anayasa ile yasa degisikliklerine oy vermek zorunda birakilan siyasal partiler, cumhurbaskanligi seçimleri de hukuk disi baskilara ve islemlere ugramistir.

Bu dönemde, silahli eylemlere girisen gençler yaninda, bu tür eylemlerle uzaktan yakindan hiçbir ilgisi bulunmayan yazdiklari kitaplardan ötürü birçok bilim adami, saniklari Sikiyönetim Mahkemeleri'nde savunduklari için hukukçular, çeviri yapan aydinlar, sanatçilar da hukuk disi yollardan tutuklanmis, mahkum edilmek üzere sanik sandalyesine oturtulmustur.

Hukukun böylesine ve bu boyutlarda çignendigi bir ortamda, bu dönemin sikiyönetim saniklari da elbette bu uygulamadan fazlasiyla nasiplerini almislar, hukuk disi sorgulamalardan ve yargilamalardan geçirilmislerdir.

 

12 Mart dönemi savcilarinin ve sorgulama makamlarinin pek çok suçlamalarinin asilsiz ve hukuk disi oldugu sonradan anlasilmistir. Tutuklama kararlarindan çogunun hukuksal nedenlere degil, siyasal amaçlara dayali oldugu açikça ortaya çikmistir. Binbir güçlük içinde gerçeklestirilen 1973 genel seçimlerinden sonra verilen mahkeme kararlari bunun kanitidir. -Sabotaj Davasi- adiyla anilan davanin iddianamesi ve bu davada verilen beraat hükmü bunun en belirgin örnegidir. Eger 1973 seçimlerinin getirdigi ortam olmasaydi, tertipçilerin elinde, -Sabotaj Davasi- ile birlikte, daha pek çok davanin suçsuz saniklarinin Sikiyönetim Mahkemeleri'nde en agir cezalarla mahkum edileceklerinde kusku yoktur.

Iste hukuksuzlugun böylesine egemen oldugu bir dönemde, silahli eyleme giristikleri ve bu yoldan anayasal düzeni cebren degistirmeye tesebbüs ettikleri gerekçesiyle, üç genç --Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan-- idam edilmislerdir.

Bu durum, sözü geçen idam cezalarinin hukuka uygun olup olmadigi sorusunu daha ilk günden akillara ve vicdanlara yerlestirmistir. Yaziya dökülmese, herkes kendi kendine ve yakinlarina bu soruyu sormaktadir. Istesek de istemesek de toplumsal gerçek budur.

Kaldi ki, yukaridaki soruyu sormayi hakli gösterecek baska olaylar ve mahkeme kararlari da vardir. Bir kere, Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan gibi ve ayni amaçlarla ayri türden silahli eylemlere girisen baska gençler de olmustur. Fakat onlar hakkinda idam cezasi verilmemis, infaz edilmemistir.

Ikincisi Istanbul 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemisi'nin -Anayasayi ihlale tesebbüs- suçu hakkinda verdigi gerekçeli karardir. Istanbul 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi, söz konusu kararina silahli bes-on kisinin; giristikleri eylem ne olursa olsun, Devletin uçaklari, tanklari, deniz filolari karsisinda anayasayi ihlal suçunu islemelerine olanak bulunmadigini; çünkü bunda hiçbir basari sansi bulunmadigini, bu nedenle ortada Ceza Hukuk deyimiyle -islenemez suçbulundugunu bu durumda olsa olsa --Türk Ceza Kanunu'nun 146'inci maddesine giren ve idami gerektiren anayasayi ihlale tesebbüs suçu degil-- çok daha hafif bir cezayi gerektiren -Türk Ceza Kanunu'nun 146'inci maddesini ihlale hazirlik suçu-nun islenmis olabilecegini (T.C.K. mad. 168) ortaya koymustur. Bu gerçekten düsündürücü ve gerekçesi itibariyle inandirici kararindan sonra ise, Istanbul 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi bütün hukuk kurallarina aykiri olarak lagvedilmistir.

Örnekleri çogaltmak mümkündür.

Bir ülkede yalniz bütün vatandaslarin degil, yabancilarin dahi, yürürlükteki hukuk kurallarina göre güvence içinde yasamalari ve bir suç töhmeti altindaysalar hukuk kurallarina göre yargilanmalari en dogal haklari olduguna göre, yukarida beri belirttigimiz bu olgular karsisinda, Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan'in idamlarinin hukuka uygun olup olmadigini saptamak üzere, tek yasal yol olarak, -Deniz Gezmis davasina yeniden bakilabilir mi?- sorusu akla gelmektedir.

Bu soru ortaya atilirken, giden canlarin geriye gelmeyecegi bilinmektedir. Fakat Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan'in idam kararlari eger haksiz ise, bir daha ülkemizde haksiz ve onarilmaz idam cezalari verilmemesi için, bu soruyu ortaya atmakla bir yurttaslik ve insanlik görevi yerine getirilmis olmaktadir.

ALI ELVERDI GÖREVININ NE OLDUGUNU AP'DEN MILLETVEKILI OLDUKTAN SONRA KAMUOYUNA AÇIKLAMISTIR...

Avukat Mükerrem ERDOGAN

Üç genç arkadasin asilmasindan tam iki ay sonra gözlerim bagli olarak getirildigim Kontr-Gerilla karargahinda madeni sesi çinçin öten ve kendisine -albayim- denilen zat demisti ki:

-Onlarin isi yakalandiklari zaman bitmisti.-

Bu zatin bu açiklamasi o anda, bizim Sikiyönetim Askeri Mahkemeleri'nin kurulusu, isleyisi ve üyelerinin atanmasiyla ilgili olarak sahip oldugumuz ve yargilama sirasinda ileri sürdügümüz düsüncelerin teyidi anlamini tasiyordu.

Ancak, bütün bunlara karsin, hukukçu olmanin kosullandirmasiyla Askeri Mahkeme'nin 18 gencin idamina imza atacagini ve kalem kiracagini beklemiyorduk. Bir bankanin soyulmasinin, 4 Amerikali erin kaçirilmasinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasi'ni tebdil, tagyir ve ilga edecegini bir hukukçunun anlamasi ve kabullenmesi olanak disi bir seydi.

Davanin politik niteligi dahi bu eylemlere TCK.'nin 146'inci maddesinin uygulanmasina yetmezdi. Ne var ki önceden saptanmis sonuca varabilmek için anayasa ve ceza hukuku ilkeleri bir tarafa itilmis, suç ile ceza arasinda akil almaz oransizlik tasiyan bir karar verilmisti.

Suç ile ceza arasindaki bu oransizligin nedenini bir çirpida tanimlamak olanaksizdir. Bu konunun her bir yönü siyasetbilimciler, sosyologlar, ekonomistler ve tarihçilerle psikologlar tarafindan ayri ayri incelenmelidir. Özellikle bir psikolog, bu orani bozanlar arasinda, çok ilginç prototipler bulacaktir.

Üç genç insanin asilmalarindan sonra infaz tutanagi düzenlenip, tutanak ilgililer tarafindan imzaladiktan sonra idam cezalarini veren Askeri Mahkeme Baskani Ali Elverdi bize dönerek (Halit Çelenk'e ve bana):

-Bizler görevimizi yaptik,- demistir.

Görevinin ne oldugunu da Adalet Partisi'nden milletvikili seçildikten sonra Türk kamuoyuna açiklamis bulunmaktadir.

Namuslu gazetecilik anlayisinin bir ürünü olan bu röportaj ile halkimizdan israrla gizlenen gerçekler halkimizin bilgisine sunulmustur. Süphesiz halkimiz bu gerçekleri en dogru sekilde degerlendirecektir. Infazlari aninda bizim yanlarinda olmamizi isterken ONLAR'in da umudu bu idi.

Deniz Gezmis davasina yeniden bakilabilir mi? sorusunun cevabi kuskusuz Ceza Yargilama Usulü Yasasi'nin dar kurallari içerisinde aranmayacaktir. Bu dava halkimizin yüreginde 6 Mayis 1972 sabahindan beri -derdesti rüyet-tir.

ASKERI GÖREVLERI YANINDA POLITIK GÖREVLER DE YAPTIGINI SÖYLEYEN ELVERDI HAKKINDA KOVUSTURMA AÇILMASI GEREKIR

Avukat Orhon IZZET KÖK

1'inci THKO Davasi sonunda verilen kararlar, teknik anlamda hukuka aykiri, yanlis kararlardi. Olayda, 146'inci maddenin ögeleri kesinlikle mevcut degildi ve adi geçen maddenin bu davada uygulanmasi olanaksizdi. Bu maddenin uygulanabilmesi için özellikle yasanin öngördügü, kasit, icra baslangici ve elverisli vasita gibi ögeler yoktu ve bunlar olmadan hüküm verilemezdi. Bunlar, davanin savunmasi sirasinda uzun uzun anlatilmis, elestirilmistir. O nedenle, savunmanin burada yeniden özetlenmesinin bir yarari bulunmamaktadir.

Pratik önem tasiyan sorun sudur: Bulundugumuz noktada, davaya yeniden bakilmasi istenebilir mi? Yasal deyimle yargilama yenilenebilir mi?

Kuskusuz, Deniz Gezmis, Hüseyin Inan ve Yusuf Aslan'in idam edilmis olmalari, böyle bir isteme engel degildir. Ancak yargilamanin sanik lehine yenilenebilmesi ve bunun istenebilmesi için yasa bazi kosullari gerekli görmektedir.

CYUY'nin 327 ve 353 sayili yasanin 228'inci maddelerinde 5 madde halinde düzenlenen bu kosullardan, konumuz bakimindan öncelikle ikisi, tartisilabilir bir nitelik tasimaktadir:

1) Gerçekten, CYUY'nin 327'inci maddesinin 3'üncü fikrasina (353 Sayili yasanin 228'inci maddesi: C) göre:

-Hükümlünün kendisi tarafindan sebebiyet verilmis olan kusur disinda, hükme katilmis olan hakimlerden biri aleyhine ceza kovusturmasini ve kanuni bir ceza ile hükümlülügü gerektirecek nitelikte olarak görevini yapmada kusur etmis- olmak, yeniden yargilama istemini gerektiren nedenlerden biridir.

Biliyoruz ki, 1'inci THKO Davasi'na bakan mahkemenin hukukçu olmayan baskani Ali Elverdi, emekli olduktan sonra AP'ye girmis ve giris töreninde yaptigi konusmada, sikiyönetim döneminde -askeri görevleri yaninda politik görevler de yaptigini- söylemistir. Elverdi'nin benzer itiraflari, daha sonra baska konusmalarda da sürmüs ve bunlar kamuoyuna yansimistir.

Yargilama, bir -askeri görev- degildir, hukuki bir görevdir. Oysa Elverdi bundan söz etmemekte ve yaptigi isleri askeri ve politik olarak ikiye ayirmakta, öyle sinirlamaktadir. Su hale göre Elverdi, mahkemelerde -politik- görev yapmistir, yani özel bir -politik-siyasal- görevle orada bulunmustur. Yargiçlik görevini siyasal bir görev nedeniyle yürütmek ve bu amaçla kullanmak ise yasadaki deyimle, ilgili hakkinda -ceza kovusturmasini- ve sonunda -hüküm giymeyi- gerektirecek bir eylemdir.

Gerçi Elverdi bu yüzden -hüküm giymis- degildir. Ama yasa, -ceza kovusturmasini ve hükümlülügü- gerektirmeyi yeterli bulmaktadir.

Öte yandan bu durumun ispati da gereksiz hale gelmistir. Çünkü itiraf bizzat Elverdi'den gelmektedir. Ortada -ikrarvardir.

Özet olarak, yargilamayi yapan ve hükmü veren mahkemenin baskani, orada politik görevle bulundugunu ikrar ve itiraf ettigine göre yasanin 327//3'üncü maddesi çerçevesinde yargilamanin yenilenmesi gerektigi konusu ciddi olarak tartisilmalidir. Öte yandan, Cumhuriyet Savciligi'nin, bu ikrari degerlendirerek Elverdi hakinda ceza kovusturmasi açmasi da bizce gereklidir.

2) Ayni yasanin 5'inci (353 S.Y E) fikrasina göre:

-Yeni olaylar ve yeni deliller ileri sürülüp de bunlar yalniz basina veya daha önce irad edilen delillerle birlikte gözönünde tutulduklari takdirde, hükümlünün beraatini veya daha hafif cezayi gerektiren kanun hükmünün uygulanmasi ile hükümlülügü gerektirebilecek nitelikte olursa...- yine yargilamanin yenilenmesi istenebilir.

22 KISILIK ADALET KOMISYONU'NDA IDAMA KARSI GELEN TEK ÜYE BENDIM

Mevlüt OCAKÇIOGLU

Nigde eski CHP milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu eski üyesi

Kim ne derse desin, çapi ne olursa olsun, son senelerde gençlik, talebe ve isçi hareketleri, halka dönüklügü nisbetinde, her türlü usul ve vasita kullanarak, --bu vasitalarin en etkeni din olmustur-- iç ve dis sömürü talana karsi, bas kaldirmayacak, hakkini soramayacak, bu benim kaderim, o'nun kismeti diyecek kadar zavallilasmis, beyni uyusturulmus, gecekondularin köy-kentlerin sakinleri, yoksul çilekes, amma bu vatanin öz ve bagli insanlarini halk kitlelerinin uyandirmak, hakkini sorar ve arar, kipirdanir, konusur hale getirmek gibi çok kutsal, çok insancil çok yurtsever davranislardir. Bir gerçektir, bir zamanlarin, suskun, uyusuk insanlari, fakir halk yiginlari, bugün --son birkaç yildir-- konusu, ister, direnir, çekisir hale gelmistir. O bombalar, o soyguncular, o kaçirmalar o bogusmalar, köyde, kentte, gecekonduda sefil ve perisan, ama Allah'a çok sükürle kifafi nefs eden insanlarimizin kulagini ve gözünü Ankara'ya, Istanbul'a, soyguna, sömürüye, hakka, hukuka çevirmistir. Ülkede ne olup bittigine merak sardirmistir. Bu çok büyük bir asama.

Bu hal senede milyonlarca lafla, arka sivazliyarak, rüsvet vererek, sermaye ve soygun düzeninin gereklerine uyarak, içine girerek, vergi kaçirarak, yoktan vergi iadesi nasiplenerek, sahip olanlarin hosuna gitmiyor, gitmez de. Belesçilige, vurguna, soyguna, talana alismis, uyanisi ve uyanisa önayak olanlara agir saldirilara ugratmak, elden gelirse yok etmek bas çaredir.

Iste üç fidan da --Ben bunlara delikanlilar demistim. Adalet Komisyonu'nun infazi onaylayan kararina muhalefet serhimde-- bu sebeple öleceklerdi, öldürüldüler. Kipirdayana gözdagi olarak öldürüldüler.

Anayasa dibacesinde ülkede yasayan bütün fertlerin, kaderde, kivançta, tasada ortakligini emreder. Devlete halki belli bir ölçüde insanca bir hayat seviyesine getirmekle yükümlü sosyal devlet nitelegini vermistir.

Bu hareketlerin içinde olanlar, anayasanin bu emirlerini uygulamaya davet ediyorlar. Yasal yollardan, demokratik usullerle, ilk gençlik hareketi, böyle idi, sermaye ve sermayeye dayali hükümet, birtakim karsi hareketlerle samimi, iyi niyetli, yasalara dayali davranislari neticede kana buladi, suça yöneltti.

Bu olayin görüsüldügü sirada Millet Meclisi Adalet Komisyonu Üyesi oldugum için, konuyu daha teferruatli dosyasi üzerinden inceledim. Dikkatimi bir mühim nokta çekti. O konuyu baslik yaptim. Bunu izahta belirtmede meselenin içyüzünü gösterme bakimindan büyük yarari var:

KARARIN BIR YERINDE SÖYLE YAZILMIS (Idam kararinin)

-Saniklarin ve müdefaiilerinin Türkiye'nin bugünkü ortama gelmesinin ve olaylarin gerçek müsebbiblerinin politik iktidar ve emrindeki, militanlar olduklari, bunlara karsi çikanlarin mesru müdafa halinde bulunduklari yolundaki beyanlari bu hadisede Türk Ceza Kanunu'nun 51'inci maddesinin tatbikini talep eder, istikametteki savunmalari haksiz tahrik müessesindeki, hukuki unsurlardan, mahrum bulundugundan, hukuki yönler itibariyle, kabule ayan görülmemis, bu detayli elestiri ve iddialar hakkinda mahkememiz kisisel görüslerini mahfuz tutmus, müessese olarak bunlarin üzerinde hüküm vermeyi kamu vicdanina, tarihe, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin takdir yetkisine birakmayi uygun görmüstür.-

Bu paragrafi koymakla hakimler güya halka, tarihe karsi sorumluluktan, kendilerini kurtarmak istemektedirler. Bilmektedirler ki, bu hareketlerde, T.C.K.'nin 146'inci maddesini ilgilendiren bir vasif ve mahiyet yok. Banka soygununun ayri, adam kaçirmanin ayri, polis kulübesini kursunlamanin ayri ve 5-10 senelik hapsi gerektiren, cezalar var. Amma ilahlar kurban istiyor. O günkü hakim zümre, bozuk düzen kurban istiyor. O düzenin mahkemesi de bu karari verecektir. Kusurumuza bakmayin demek istemektedirler. Kisisel görüsün var da hiç olmazsa T.C.K.'nin 59'uncu maddesini uygulayip idami müebbet hapse çevirmen, en tabii hakkin. Takdirine giren hakkin olmadi.

Sizin idam karariniza büyük Türk milleti ne çare bulabilir. Tarih ne çare bulur, meclisin tesekkülünü biliyorsunuz, mahkememizi görevli kilan, sizi oraya tayin edenler çogunlukta; bunu bilmezsiniz. Bu özür mü, hakim beyler? Muhakkak ki idami isteyen meclis gruplari içinde halka dönük milletvekilleri vardi. Ancak gruplarina, yaslandiklari düzene karsi gelemediler. Karsi gelseler kendileri de tasfiye edilirlerdi. Haktan yana, adaletten yana olmak zordur. Büyük fedakarliklar yüreklilik ister.

22 kisilik Adalet Komisyonu'nda, idama karsi gelen tek üye bendim. Genis muhalefet serhim, Millet Meclisi'nin 10.3.1972 gündeminde okundu. Bana yan bakanlar oldu, komünist diyenler oldu, amma ben hukuktan adaletten yana olmamin iftihari, huzuru içinde oldum, olmakta da devam

ediyordum.

Çok gezdim Anadolu'yu. Hakimlik yaptim, avukatlik yaptim, politik çalismalarim oldu, halka karistim, sikintilari, dertleri, çileyi, her türlü yoksullugu gördüm. Bu çilenin bitmesi gerektigine inanmaktayim. Bu ugurda mücadele edenleri takdir etmekteyim.

Deniz Gezmis, Yusuf Aslan, Hüseyin Inan'in idam kararlari üzerinde iadei muhakemeye gidilebilir mi?

Gidilir elbet, amma onlarin, davalarina hizmet ettikleri, halk iktidarinin kurulmasina baglidir. Bu netice, bu üç delikanlinin nasil bir yasadisi takdir ile idam edildiklerini izah edebilirdim sanirim, bunlar Anadolu'nun bagrindan, köylerden yetisip gelmis yavrulardi. Ülkenin, Türk halkinin maruz kaldigi hizmet yoluna böylece girmislerdi, ruhlari sadolsun.

 

 

12 MART'IN KENDINE ÖZGÜ HUKUKLA BAGLANTISI OLMAYAN ÖZEL BIR YERI VARDIR

Avukat Bozkurt NUHOGLU

Deniz Gezmis ve arkadaslari davasina yeniden bakilabilir mi? Bu kararlari veren mahkemelere disardan baski yapilmis midir? Politik etkenler kararlar üzerinde ne dereceye kadar etkili olmustur? Sorularina cevap vermek ve açiklik getirmek kanimca bir hukukçudan öte her yurseverin görevi ve de kullanilmasi gerekli bir hakkidir.

Ben bu olaya bugün tasidigim hukuki kimligin gerektirdigi açidan yaklasmak istemiyorum. Bu olayin hukuki cephesini çok degerli ve saygin hukukçu meslekdaslarimiz aydinlatmislardir. Ve bunu aydinlatmaya devam edeceklerdir. Benim yaklasimim da son çözümlemede hukuki durumu aydinlatici nitelikte olacaktir. Ancak bu hukuki bakis açisi sadece Sikiyönetim Mahkemesi'nde yargilanan Deniz'in dosyasi ile bagli degildir. Daha çok gerilere giden hukuki duruma aydinlik getiren bir bakis açisidir. Bu bakis açisi daha çok egemen siniflarin -kast- unsuruna dayanacaktir.

Bizce Deniz'in asilarak idam edilmesine yol açan, sadece son eylemleri degildir. Deniz'i çok yakindan taniyan bir kisi olarak, onun ilk eylem günlerinden son günlerine kadar geçirdigi olaylari kronolojik olarak anlatip burjuvazinin kastini (idam etme kastini) buradan baslayip son güne kadar getirmek gerektigine inaniyorum.

Deniz, karsilikli sinif çatismalarinin yer aldigi, sinifli bir toplum olan ülkemizde son olaylardan çok daha önce egemen güçler tarafindan bu cezaya çarptirilmistir. Ancak bu cezanin  infazi için herkesçe bilinen son eylemleri kendilerince makul bir gerekçe olarak kamuoyuna sunulmustur. Deniz adim adim gerçeklestirmek istedigi her hukuki ve demokratik eylemin karsiliginda, haksiz sekilde her zaman hapishanenin dört duvari ile karsi karsiya kalmistir. Bunun için Deniz Gezmis egemen siniflarin bu kinine çoktan layik olmustur.

Neden? Deniz çaliskan ve basarili bir ögrenci idi. Hukuk ögrenimine girmesi rastlanti degildi. Onun hukuk ögrenciligi devrimciliginden çok sonra gelir. O hukuk ögrenimine devrimci mücadele için araç olsun diye, inanarak karar vermisti. Genç kafasinda sisli bir sekilde belirlenen adaletli ve halktan yana düzeni ancak demokratik yollardan hukuk ögrenimi yaparak gerçeklestirecegine inaniyordu. Ancak egemen burjuvazi, bu inançli ve kavgaci kisilige bu olanagi tanimadi.

Deniz, ögrenci gençligin mücadelesini bu sartlar altinda, inandigi mücadele biçimi içinde sekillendirdi. Günün tüm ögrenci örgütleri pasifist, neme lazimci, kisisel söhret pesinde ve bir bakima burjuvazinin degirmenine su tasiyan kisiliksiz yapida idi. Bunun için bü örgütlerle ilerici, yurtsever, anti-emperyalist ve anti-fasist mücadele geregi gibi yapilamazdi. Deniz hemen Hukuk Fakültesi'nde, Devrimci Hukuklular Örgütü'nü kurdu. Arkasindan daha genis bir tabana hitabeden Devrimci Ögrenci Birligi'ni (DÖB) olusturdu. Bilahare bu örgüt FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) içinde aktif rol oynayarak bu örgütü Dev-Genç'e dönüstürdü. Bundan sonra Dev-Genç, gençligin anti-fasist ve anti-emperyalist örgütü haline geldi.

Gençligin her anti-fasist ve anti-emperyalist demokratik atilimi burjuvazinin kalelerinde sonradan tamiri imkansiz gedikler açiyordu. Burjuvazi hedefini seçmisti: Iyi bir örgütçü ve bastan asagi inanç dolu olan Deniz mahvedilmeliydi. Çünkü Deniz ve arkadaslarinin mücadelesi üniversite ve toplumun diger katlarina yayilmaya ve yansimaya baslamisti. Özellikle üniversite ilerici ve devrimci çizgide aktif olarak o zamanda yerini almistir. Söyle ki, 1968-1969 ve 1970 yillarinda Türkiye'nin çesitli kentlerindeki üniversitelerin sosyal ilimlerle ugrasan üç yüze yakin üniversite ögretim üyesi çesitli tarihlerde iktidara ve fasist eylemlere karsi yayinladiklari bildirlerle bu olusumun en somut örnegini vermislerdir.

Deniz, her seyin ötesinde bir eylem adami idi. Kavradigini mükemmel kavrar ve derhal uygulamasina geçerdi. Ve derdi ki -en iyi lider en iyi militan olandir.- O dönemin bütün ilerici yurtsever anti-emperyalist ve anti-fasist eylemlerinde o ve arkadaslari yer almistir. Her demokratik ve hakli eylemin sonunda Deniz Geçmis haksiz sekilde kovusturmaya ugruyor ve tutuklaniyordu. (12 Haziran 1968 isgal eylemi dolayisi ile  cumhurbaskani, basbakan, muhalefet lideri ve tüm üniversite rektörleri ögrencilerin isteklerinde hakli olduklarini belirtmislerdi.)

Büyüyen ve yurda yayilan demokratik ve anti-fasist eylemleri Deniz Gezmis ve arkadaslarina baglamak elbetteki mümkün degildir. Ama bu eylemlere etkin katkilari olmustur.

Istanbul'daki son tutuklanma bilindigi gibi Yildiz Ögrenci Birligi'nde bulunan dürbünlü bir tüfek yüzünden olmustur. Bu tüfegin Deniz'e ait oldugu iddia edilmis, sonradan aksi sabit olmustur. Mahkeme dosyasi bunun açik kanitidir. Bu durumda bile Deniz 9 ay tutuklu kalmistir. Hem de bir önceki tutuklulugundan sonra özgürlügüne kavusmasinin birinci ayi dolmadan. Deniz Gezmis'in sayisiz tutuklamalarinda bütün hukukçulari sasirtan bir özellik vardir; bütün tutuklanmalarin sonucu mahkemelerde beraattir.

Deniz Gezmis bu çizgilerden geçerek 12 Mart'a gelmistir. 12 Mart'in kendine özgü, hukukla baglantisi olmayan özel bir yeri vardir. Bu özel konumda Deniz ve arkadaslari T.C.K.'nin 146'inci maddesi geregince yargilanmis ve hüküm infaz edilmistir. 12 Mart'in mahkeme baskanlari ve yargiçlari ön yargili ve taraf olan kisilerden olmustur. Idam hükmünü veren Ankara Sikiyönetim 1 No'lu Mahkeme Baskani Ali Elverdi sonradan bir vesile ile açikladigi gibi -Ben, hayatimda askeri görevlerin disinda politik görevler de yaptim.- Sözü bu mahkemelerin niteligini göstermesi bakimindan çok ilginçtir. Ayrica Istanbul 3 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi'nin 146'inci maddeyi uygulamadigindan dolayi lagvedilmesi de bu dönemin hukuk uygulamasinin ne oldugu konusunda insanlara ibret verecek en ilginç olaydir.

Biz yazimizi onun içerde ve disarda dilinden düsürmedigi dizelerle bitirmek istiyoruz:

-Delikanlim,

iyi bak yildizlara.

Onlari belki bir daha göremezsin.

Belki bir daha

yildizlarin isiginda kollarini

ufuklar gibi açip geremezsin.

...

Delikanlim, sen ki, ya bir köse basinda

Kasindan kan sizarak gebereceksin.

Ya da bir devrimci gibi daragacinda

can vereceksin-

IKISI 25, BIRI 23 YASINDA OLAN BU ÜÇ GENÇ ÖLÜMDEN KURTULAMAZ MIYDI?

Avukat Faik MUZAFFER AMAÇ

Konuya genel açidan bakildiginda:

1) 353 sayili (Askeri Mahkemeler Kurulusu ve Yargilama Usulü kanununa göre, yalniz Sikiyönetim Askeri Mahkemeleri'nde degil, yargi görevlerini olagan dönemlerde de yapan bütün askeri mahkemelerde hakimler; hakimlik güvencesinden yoksundur. Örnegin, bu hakimlerin terfileri; idari sicil üstlerince verilecek sicile baglidir. (Madde: 12) Atanmalari, yer degistirmeleri; Milli Savunma Bakani ile Basbakanin müsterek kararnamesiyle olur. (Madde: 16) Askeri hakimler; Milli Savunma Bakani tarafindan disiplin cezalariyla cezalandirilabilir. (Madde: 29)

Böylece, hakimlik güvencesinden yoksun hakimlerden kurulmus olduklarindan bütün askeri mahkemeler, kurulus bakimindan anayasaya aykiridir.

Olaganüstü dönemlerde görev yapan Sikiyönetim Askeri Mahkemeleri, bu konudaki itirazlari Anayasa Mahkemesi'ne götürmekten çekinmislerdir. Görevlerini olagan dönemlerde de yapan öteki Askeri Mahkemeler arasinda, konuyu Anayasa Mehkemesi'ne gönderecekler bulunabilir. Bu nedenle, her Askeri Mahkemede, davanin çesidi ne olursa olsun, saniklar ve varsa müdafileri; 353 sayili kanundaki hakimlik güvencesine aykiri hükümlerin anayasaya aykiriligini ileri sürüp konunun Anayasa Mahkemesi'ne gönderilmesini istemelidirler.

Çünkü, askeri mahkemelerde, mahkemelerin bagimsizligi ve hakimlik güvencesi ilkeleri gerçeklesmedikçe, kamuoyu; bu mahkemelerden çikan hiçbir karari, tam bir güvenle karsilayamayacaktir.

2) En iyisi, ölüm cezalarinin büsbütün kaldirilmasi ise de bu ceza yürürlükte kaldigi sürece yasama organi; ölüm cezalarinin yerine getirilmesine iliskin kanunlarin yürürlük maddesini suna benzer biçimde düzenlemelidir:

-Bu kanun, yayimindan 90 gün sonra yürürlüge girer. Bu süre içinde kanunun iptali için Anayasa Mahkemesi'ne basvurulmasi halinde kanunun yürürlüge girmesi için Resmi Gazete'de yayimlanmasi beklenir.-

Ölüm cezalarinin yerine getirilmesine iliskin kanunlar, yayimi tarihinde yürürlüge girecek olurlarsa bunlar, uygulamada Anayasa Mahkemesi'nin denetiminden kaçirilmis olurlar.

Bu söylediklerimiz, Ankara Sikiyönetim Komutanligi 1 Numarali Askeri Mahkemesi'nin 9.10.1971 gün ve E: 1971//13, K: 1971//23 sayili karariyla ölüm cezasina çarptirilan Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan'in ölüm cezalarinin yerine getirilmesi konusuna uygulandiginda:

25 Mart 1972 günlü Resmi Gazetede yayimlanan 17 Mart 1972 günlü 1576 sayili (Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan'in ölüm cezalarinin yerine getirilmesine dair Kanunun) yürürlük maddesi söyle idi:

-Bu kanun yayimi tarihinde yürürlüge girer.-

Ancak CHP, kanun daha yayimlanmadan ve yürürlüge girmeden, bu konunun iptali için Anayasa Mahkemesi'ne basvuracagini bildirmis ve basin da konu ile ilgilenmis oldugundan, ölüm cezalarinin yerine getirilmesi geciktirildi. Yayimindan sonra hem biçim, hem de esas yönünden iptali için Anayasa Mahkemesi'ne basvurulmasi üzerine, kanun, Anayasa Mahkemesi'nin 6 Nisan 1972 günlü, K: 1972//13, Karar: 1972//18 sayili karariyla iptal edilip 7 Nisan 1972 günlü Resmi Gazete'nin Mükerrer sayisinda yayimlandi.

Anayasa Mahkemesi, kanunu biçim yönünden iptal ettiginden -Iptal kararina göre, öteki aykirilik iddialarinin incelenmesine yer olmadigina oybirligiyle karar- vermisti.

Bu iptal karari üzerine yeniden kabul edilen 2 Mayis 1972 günlü (Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan'in ölüm cezalarinin yerine getirilmesine dair) 1586 sayili kanun 5

Mayis 1972 günlü Resmi Gazete'de yayimlandi. Bu kanunun

da -Yayimi tarihinde- yürürlüge girecegi yazili idi. Bu ikinci kanun yayimlaninca ölüm cezalari hemen yerine getirildi. Böylece Anayasa Mahkemesi'nin, önce sadece biçim yönünden iptal ettigi kanunun, bu kez, esas yönünden de incelenip anayasaya uygunlugunun denetlenmesi olanagi ortadan kaldirilmis oldu.

Yasama organi, kanunun yürürlük maddesini, Anayasa Mahkemesi'nin denetimini önlemeyecek biçimde düzenlemis olsaydi ACABA, Anayasa Mahkemesi; kanunu esas yönünden de iptal etmez ve ikisi 25, biri 23 yasinda olan bu üç genç ölümden kurtulmaz miydi?

IDAM HÜKMÜYLE SONUÇLANAN BU DAVAYA YÖNELTILEN ELESTIRILER GÖSTERIYOR KI, KANUNUN DEGISTIRILMESI BIR GEREKLILIKTIR

Prof. Dr. Öztekin TOSUN

Türk Ceza Kanunu'nun 146'inci maddesini ihlal suçundan ölüme mahkum edilen ve cezalari da yerine getirilmis bulunan üç kisi hakkinda verilmis ölüm cezasinin benzerleriyle karsilastirildiginda çok agir oldugu, bu olayda uygulanmasi gerekli maddenin baska bir madde oldugu, bu bakimdan bir hukuki yanlislik bulundugu düsünülmektedir.

Böyle bir yanlislik bulundugunda, bu kisilerin yeniden muhakemesinin yapilip yapilamayacagi sorulmaktadir.

Bir muhakeme yapilip bütün sorusturmalar sonucunda bir karara varilmis ise, bu karar aleyhine bazi denetim muhakemeleri bulunmaktadir. Örnegin karari begenmeyen süresi içinde temyiz eder; ölüm cezasini gerektiren fiiller için bu temyiz incelemesi otomatik olarak, yani hiç kimse istemese de yapilir. Bu yollardan geçtikten sonra son karar yargi durumuna girer, yani o artik gerçege ta kendisi sayilir; artik bu kararin yeniden ele alinip uyusmazliklarin toplum içinde sürüp gitmesini önlemektir.

Böyle olmakla birlikte, bazi sinirli nedenler bulundugu ileri sürülürse, hukukumuz yargi durumuna girmis, bu son karara ragmen, uyusmazligin yeniden muhakemesini kabul etmektedir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 327-342'inci maddelerinde düzenlenmis (muhakemenin yenilenmesi esittir muhakemenin iadesi) adini tasiyan bu kurum sayesinde yeniden bir muhakeme yapip hukuka aykiri son kararin kaldirilmasi olanagi vardir.

Mahkum öldügünde bu yola basvurmak, örnegin ana babasina ve kardeslerine de taninmistir.

Üzerinde durdugumuz olayda bu yola basvurulmasi olanagi bulunmadigini zannetmekteyim; çünkü, söylemis oldugum gibi, bu yola kanunda açikça gösterilmis sinirli durumlarda gidilebilmektedir.

I) Sadece son kararin hukuka aykiri olmasi yetmez ayrica kanundaki nedenler bulunmalidir.

Olayda TCK.'nin 146'inci maddesiyle ceza verilmesi hukuka uygun degildir, baska bir madde ile daha hafif bir ceza verilmeliydi diye bir fikre dayanildigi kabul edildiginde, kanunun sadece yanlis madde uygulanmasi durumunda bu yola gidilmesini kabul etmedigini görmekteyiz. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 327'inci maddesinde sayilmis nedenlerden biri bulunmasi gerekmektedir. Bu nedenleri kisaca görelim:

1) Durusmada kullanilmis ve son karara etkili bir belgenin sahte oldugu ortaya çikmalidir. Olayimizda böyle bir belgenin sahte oldugu biçiminde bir iddia yoktur.

2) Yemin verilerek dinlenmis bir tanigin mahkum aleyhinde gerçek disi bir açiklamada bulunmasi ve bunun son karara etkili olmasi gereklidir. Böyle bir tanik açiklamasinin gerçege aykiri oldugu ve buna dayanildigi ileri sürülmemistir.

Dar ağacında üç fidan oku 8 bölüm

SIYASAL YARGILAMALARDA HÜKÜM VERENLER ÇOGU KEZ HEM DAVACI HEM DE YARGIÇ DURUMUNDADlRLAR

Orhan APAYDIN

6 Mayis 1972 günü safaginda, yasamlarinin ilkbaharinda üç genç adam, 25 yaslarinda Deniz Gezmis ve Yusuf Aslan, 23 yasinda Hüseyin Inan, Ankara Kapali Cezaevi'nin avlusunda daragacina çikarildilar ve boyunlarina geçirilen iplerle bogularak idam edildiler. Siyasal tarihimizde oldugu kadar adalet yasamimizda da önemini koruyan ve etkilerini sürdüren bu olay, Nihat Behram'in siirsel üslubuyla belgesel bir anlatima kavusmustur. Olayin hukuksal irdelenmesi de bizden istenmektedir.

Üç genç adamin boyunlarina ipi geçiren cellat, yargi organi içinde yer alan bir mahkeminin, yasama organi içinde yer alan bir mahkeminin, yasama organinca onaylanan kararini yerine getirmistir. Biçimsel açidan cellatin bogarak öldürme eylemi hukuka uygundur. Sokrat'in baldiran zehiriyle öldürülmesi de hukuka uygundu. Her safak, Sah'in kursuna dizdirdigi Iranli devrimcilerin, geçen yil Ispanya'da Franco'nun öldürttügü gençlerin biçimsel bakimdan hukuka uygun mahkeme kararlariyla yasamlarina son verilmistir. Vietnamli yurtsever Nuguyen Van Troi de, vatan haini bir iktidarin kurdurdugu mahkeminin karariyla ölüme mahkum edilmisti.

Demek istedigimiz su:

Siyasal yargilamalarda verilen kararlarin biçimsel hukuka uygunlugu, kamu vicdanini tatmin etmeye yetmemektedir. Halkin ve tarihin hükmü çogu kez mahkeme kararlarini geçersiz kilmakta mahkum edilenlerin degil, mahkum edenlerin suçlanmasina yol açmaktadir.

Deniz Gezmis ve iki arkadasinin idam edilmelerinde de ayni kural geçerlidir. Suçlu görülenlerin eylemleriyle, verilen ceza arasinda oranin degerlendirilmesi subjektif görüslerle ve salt biçimsel hukuk açisindan yapilamaz. Yargilanmanin biçimlere ve yargilamayi etkileyen kosullar elbette hükmün degerlendirilmesinde etkili olacaktir. Ama bunlar olaganüstü nitelikte olmasaydi bile, tarihin akisi içinde, verilen hükümler gene de haksiz ve adaletsiz kalabilir, -suçlu- görülenler -kahraman- mertebesine çikabilirdi.

Siyasal yargilamalarda hüküm verenler çogu kez hem davaci hem de yargiç durumundadirlar. Gerçekten yargiçlarin da siyasal, toplumsal ve ekonomik düzeni yaratan ve süregelmesini savunan görüsleri benimsemeleri mümkündür. Kendi ideolojik anlayislarinin karsisina çikanlarin yargilanmasinda (sartlandirilmis) kafalarinin etkisinde kalmamalari olanaksizdir. Baska bir deyimle yargiçlar çogunlukla siyasal davalarda tarafsiz kalamazlar. Kendileri de saniklarin eylemlerinden sikayetçi ve davacidirlar. Deniz Gezmis ve arkadaslarinin davasinda mahkeme baskanligi görevini yapan yargicin, politika hayatina atildiktan sonra söyledigi sözler ve belirledigi siyasal davranis bunun açik bir kanitini olusturmaktadir.

Olaganüstü bir ortamin, olaganüstü sayilabilecek bir mahkemesi tarafindan, olagandisi yasal yollardan yorumlarla verdigi idam kararlarinin, yargilamanin iadesi yoluyla düzeltilmesi yolu, Deniz Gezmis ve arkadaslari için söz konusu edilemez. Gerçekten, biçimsel hukuk kurallari ve prosedürü, bu davanin halkin ve tarihin kabul edebilecegi bir sonuca ulasmasina olanak veremez. Biçimsel ve yürürlükte oldugu sürece, devletin zorlama gücü ile geçerli yasalar, tarihsel gelisme içinde, bu geçerliliklerini esasen yitirirler. Toplumsal altyapinin degisikligine paralel olarak belirlenen hukuk ilkeleri, kendisine ters yasalari, sonuçlariyla beraber, ortadan kaldirmaktadir. Bu gelisme, yargilamanin iadesine gerek kalmadan, özde haksiz yargilari da silmekte, suçlu görülenleri kahraman, hükmü verenleri ise suçlu ilan etmektedir.

Deniz Gezmis ve arkadaslarinin davasi da hukukun bu degismez dialektigine baglidir. Verilen kararlar dogru mu, yanlis mi, bunun kesinlikle saptanmasi, tarihsel gelisme içinde aydinliga kavusacaktir. Yargilamayi iade ettirecek ve en dogru hükmü verecek tek hukuksal güç ve yol, tarihsel gelisme içinde aranmalidir.

Bugün için olayin degerlendirilmesi ise daragacinda can veren üç genç adamin geride biraktiklari üzerinde yapilabilir.

Bunlar nelerdir? Bu sorunun ilk yanitini Nihat Behram veriyor:

-Son ana kadar onuru koruyanlar yasayacak

Söylenecek son söz kahramanca olmalidir-

Onlar, suç sayilan eylemlerinin neden ve amaçlarini, ölüm cezasi tehdidi altinda ve cezaevindeki hücrelerinde yazdiklari savunmalariyla açiklamislardir. Bu savunmada, Türk toplumunun tarihsel gelisimi, bilimsel ölçülerle irdelenmis ve ülkenin bugünkü sorunlari kendilerine göre saptadiklari çözümlerle ortaya konmustur. Deniz Gezmis ve arkadaslarinin savunmalari, olayin bizce, bugün için degerlendirilmesi gerekli en önemli belgesini olusturmaktadir.

Onlarin geride biraktiklari arasinda bir de su vardir:

ASIL YARGILAMA; 6 MAYIS 1972 SAFAK VAKTI HALKIN VICDANINDA YENIDEN BASLAMlS VE DEVAM ETMEKTEDIR

Av. Zeki ORUÇ EREL

-Hiç kimse, tabii hakiminden baska bir merci önüne çikarilamaz. Bir kimseyi tabii hakiminden baska bir merci önüne çikarma sonucunu doguran yargi yetkisine sahip olaganüstü merciler kurulamaz.

(Anayasanin, 12 Mart döneminde geçirdigi gerici nitelikteki degisiklikten önceki, 32'inci maddesi.)

Anayasanin 32'inci maddesini yukariya almamizin nedeni; Deniz Gezmis ve arkadaslarinin davasina nasil bir merciin baktigini, davayi gören Sikiyönetim Mahkemesi'nin -tabii hakim- ilkesine uygun bir merci olup olmadigini, -tabii hakim sartinin niçin bir -anayasal kural- olarak düzenlendigini, bu davada bu kurala neden uyulmadigini, davanin ceza adaletini gerçeklestirmek amacina yönelik bir dava olarak mi görüldügünü, yoksa; bir politikaya hukuki kilif geçirmek ve -hukuk-u bu politikanin araci olarak kullanmak için mi yürütüldügünü, kisada olsa, incelemek içindir.

-Tabii hakim- kavrami; herkesin kanun önünde esitligi ilkesinden kaynaklanir ve -kisi güvenliginin bas sarti-ni teskil eder. Suç ve suçlu belli olduktan sonra, sirf o suçun, nitelegini tayin ve suçlulari yargilamak için kurulmus olan mahkemeler; tabii mahkeme, bu mercilerde görev alan kisilerde tabii hakim, degildir. Bu gibi mercilere -olaganüstü mercilerdenir. Iste, anayasanin; -Haklarin Korunmasiyla Ilgili Hükümler-i içinde yer alan 32'inci maddesi; suç ve suçlu belli olduktan sonra, o suçun suçlularini yargilamak için kurulacak olaganüstü mercileri kesinlikle yasaklamistir.

Bu yasaklamaya ragmen, esasen Agir Ceza Mahkemesi'nde görülmesi gereken Deniz ve arkadaslarinin davasi, baskan ve üyeleri yürütme organinca atanan ve her an görevden alinabilen Sikiyönetim Mahkemesi'nde görülmüstür.


Bilindigi gibi, Denizlerin eylemleri; sikiyönetimin ilanindan 2-4 ay önce meydana gelmis, haklarinda Ankara Cumhuriyet Savciligi'nca sorusturmaya geçilmis, dava güvenlik nedeniyle Kayseri'ye nakledilmisti. Cumhuriyet savcilari, fiilleri karsiliyan T.C.K.'nin degisik maddelerinin ihlali nedeniyle; banka soymak, adam kaçirmak vb. sebeplerden ceza sorusturmasini yürütmeye baslamislar ve söz konusu maddelerin ihlali nedeniyle tutuklama taleplerinde bulunmuslardi. Kisaca; T.C.K.'nin 146'nci maddesi sorusturmanin basinda kesinlikle düsünülmemisti. Süphesiz, bu maddenin varligindan Cumhuriyet Savcilari da haberdar idiler. Ancak; kanuni unsurlarinin yoklugu nedeniyle, 146'nci maddenin olaya uygulanmasi ceza hukuku açisindan o kadar imkansizdi ki; basta bu maddenin hiç düsünülmemis olmasi, haliyle, anlasilabilir bir seydir.

Deniz, Yusuf, Hüseyin ve arkadaslarinin T.C.K.'nin 146'inci maddesi ile yargilanmalarinin, bizce, ancak bir tek nedeni vardi; o da, bu maddenin sabit cezali olmasi ve ölüm cezasi hükmünü tasimasiydi. Zira, kendilerine onlarca yil hapis cezasi verilebilir, fakat baska hiçbir maddenin uygulanmasiyla idam cezasi istihsal edilemezdi.

Belirtmek gerekir ki, Deniz, Yusuf, Hüseyin ve arkadaslari bu durumu hemen anlamislardi. Durusmanin daha ilk gününde, bu konuda Hüseyin söyle diyordu:

-Iddianameyi okudugum zaman cezanin suça degil, suçun

cezaya uydurulmaya çalisildigini gördüm. Cezamizi biraz önce bahsettigim pazarlik tayin edecektir. Böyle bir pazarligin bize reva görecegi cezayi bagimsiz yargi organlarinda uygulamak zor oldugu için Sikiyönetim Mahkemeleri'ne çikartiliyoruz. Hakli olarak belirtiyorum; iddia makamini muhatap olarak almiyorum ve mahkemeyi bagimsiz yargi organi kabul etmiyorum.-

Ayrica; davanin politik niteligine ragmen, anayasa ve ceza hukuku ilkelerinin de, hükümde önemli etkisi olabilecegi yolundaki avukatlarinin görüslerine, bence, hiçbir zaman katilmamislar; davanin, mutlaka ve sadece politik etkenlerle sonuçlanacagina olan inançlari hiç degismemisti. Olaylar, onlari hakli çikardi.

Süphesiz, sadece zevk maddesine bakarak, davadan politik sonuçlar elde edilmek istendigi sonucunu çikarmiyoruz. Fakat, gerek yargilama süresince takinilan tavir, gerekse yargilama disinda; anayasa ve yasalarin kisiye güvence sagliyan hükümlerinin ayaklar altina alinmasiyla uygulanan bir dizi fazisan tedbir ve sonuç; hukuk'un ve hukukun üstünlügü ilkesinin degil; Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in sahsinda halkin üzerinde baski, korku ve terör yaratmak amacina dayali, gerici egemen siniflarin politikasinin, davaya damgasini vurdugunu bize göstermektedir.

O dönem yasanali daha çok olmadi, hemen hepimiz hatirlamaktayiz.

Kamuoyunu tek tarafli olusturmak için radyo ve televizyon fasist ideolojinin emrine verilmis, onlarca sayfa tutan iddianameler radyodan günlerce okutulmus, buna karsilik yargilananlarin sorgu ve savunmalarindan tek kelimeyle söz edilmemistir.

Gazeteler kapatilma tehdidi altinda tutulmus, tarafsiz görev yapmalari engellenmistir.

Durusmalari izleyip, basin, radyo ve televizyona haber kaynakligi yapan Anadolu Ajansi muhabiri; bazi sikiyönetim savcilariyla görüsüp, ancak onlarin onayini aldiktan ve onlarin istedigi biçime soktuktan sonra, durusmalar hakkinda bilgi vermistir.

Durusmalarin açikligina ragmen, durusma salonuna sadece sinirli sayida saniklarin yakinlari, üstelik her gün yerine getirilmesi ne kadar zor, adeta eziyet teskil eden usullerle, alinmistir.

Kararlarin meclislerde görüsülmesinde, egemen sinif partilerinin onlari bir an önce asmak için gösterdikleri istahli tavir, toprak agasi yasli bir senatörün konusmasinda dile gelen; -bunlari yargilamaya bile gerek yok, hepsini kursuna diziverelim, olsun bitsin- yolundaki hukuk ve adalet anlayisi ve mahkeme baskaninin bugünkü demeçleri; davaya neyin damgasini vurdugunu herhalde ortaya koymaktadir.

Bütün bunlar, hepimizin gözü önünde olan ve resmen belgelenen gerçeklerdir. Üç genci sehpaya göndermek için, kapali kapilar ardinda olup bitenler de, süphesiz namuslu insanlarca ortaya konulacak ve bir gün mutlaka ögrenilecektir.

Infazlardan günümüze 4 yil geçmesine ragmen, ilk defa; -DENIZ GEZMIS DAVASINA YENIDEN BAKILABILIR MI?- sorusunun ortaya atilmasinin; -hukuk-, -adalet-, -vicdanve -çagdas insan- gibi bazi mefhumlara yürekten inananlar karsisinda da, bu sözcükleri kisisel çikar ve yasamlarinin birer araci olarak görenler karsisinda da; namuslu olmanin gereginin yerine getirildigine olan kesin inancimizla birlikte;

Bizce, asil yargilama; onlari asanlarin, davanin ve sonuçlarinin bittigini, kapandigini sandigi anda; 6 Mayis 1972 safak vakti, halkin vicdaninda yeniden baslamistir.

VERILEN ÖLÜM CEZASI UYGULAYICILARA ONUR VERMEYECEK BIR BIÇIMDE ADALET TARIHINE GEÇECEK ACILI BIR ÖRNEK OLACAKTIR...

Hasan Basri AKGIRAY

CHP Istanbul Milletvekili

Aslinda, hakimlik gerçekten zor ve zor oldugu kadar da kutsal bir ugrastir. Anadolu'da, halen geçerliligini koruyan -Hakim, peygamber postunda oturan kisidir- sözü, bu niteligi en güzel biçimde anlatan bir halk deyisidir.

Ne var ki, adalet tarihi, özellikle olaganüstü hallerde olusturulan mahkemelerin, bu kutsal ugrasiyi gölgeleyen, kisisel ya da, politik çikarlarinin tutsagi olarak zulme varan adaletsiz kararlarla doludur. 1789 Fransiz Devrimi'nin, insan kasabi ve giyotinci olarak nitelenen ve ünlü bir hukukçunun deyimi ile, -marangoz hatasi yüzünden kürsüde bulunanve sonunda tutsagi oldugu giyotinde basi koparilan savci Fouquier-Tinville'i bu konuda tipik bir örnek olarak gösterebiliriz.

Insanlik adina övünmek gerekir ki, her toplumda ve her dönemde zulme, adaletsizlige karsi savas veren yürekli ve erdemli düsünürler, hukukçular olmustur. Örnegin, 18'inci yüzyil

sonlarina dogru, Montesquieu, Rousseau ve Beccaria gibi ünlü düsünür ve cezacilar seslerini yükseltmisler ve bu yürekli çabalari sonunda, yasa koyucular, suç ile ceza arasindaki dengeyi saglayici yasalar yapmak zorunda kalmislardir. Daha anlasilir bir deyisle, suç ve ceza arasindaki oran, ta 18'inci yüzyilda saglanmis bulunmaktadir.

Aslinda T.C. Yasasi da, bireye oranla, devleti daha çok koruyucu hükümler tasimasina karsin, suç ve ceza orantisini oldukça adaletli koymustur. Ne var ki, ceza yasalarinda, bu dengenin korunmus olmasi yeterli degildir. Uygulayicilarin da ayni konuda duyarli olmalari gerekir. Kanimca, Deniz Gezmis ve arkadaslarina verilen ölüm cezasi, suç ile ceza arasindaki oranin en agir sekilde bozulmasi konusunda, uygulayicilara onur vermeyecek biçimde adalet tarihine geçecek acili bir örnek olacaktir. Bir hukuk adami, hatta sade bir Türk vatandasi olarak bundan üzüntü duymamak olanaksizdir.

Üç genç adamin serüvenine, yakin geçmiste hep birlikte tanik oldugumuza göre, yaptiklari eylemleri burada saymaya gerek görmüyorum. Simdi belleklerimizi tazeleyip, yaptiklari eylemleri animsayarak T.C. Yasasi'nin onlara uygulanan 146//1 maddesi ile, öteki iki maddesini okuyalim:

Madde 146//1: -Türkiye Cumhuriyeti Teskilati Esasiye Kanunu'nun tamamini veya bir kismini tagyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile tesekkül etmis olan BMM'yi iskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren tesebbüs edenler idam cezasina mahkum olur.-

Madde 168: -Her kim 125, 131, 140, 147, 149 ve 156'inci maddelerde yazili cürümleri islemek için silahli cemiyet ve çete teskil eder, yahut böyle bir cemiyet ve çete amirligini ve kumandayi ve hususi bir vazifeyi haiz olursa on seneden asagi olmamak üzere agir hapis cezasina mahkum olur.-

Madde 171: -125, 131, 133, 146, 149 ve 156'inci maddelerde yazili cürümlerden birini veya bazilarini hususi vasitalarla islemek üzere, birkaç kisi aralarinda gizli ittifak ederlerse bunlardan her biri asagida yazili cezalari görür.

1) (...)

2) Bu ittifak 146, 147'inci maddelerde gösterilen cürümlerin icrasina müteallik ise dört seneden on iki seneye kadar agir hapis cezasi verilir.-

Simdi bu maddeleri okuduktan sonra, derinlemesine bir hukuk bilgisine sahip olmasak bile, kafasinda beyin, gögsünde yürek tasiyan insanlar olarak düsünelim. Bu maddelerden hangisi ile ceza verilmesi adalettir?

Bes-on genç adamla, birkaç silah, bir miktar dinamit lokumu, konserve kutusu ve karpit ile anayasayi ihlal, Millet Meclisi'ni iskat olanakli midir? Banka soymak, adam kaçirmanin anayasayi ihlal ile ilgisi nasil kurulabilir? Ve nasil, nasil, suç ile ceza arasindaki oran bu denli temelinden yikilarak, yasamlarinin en coskulu çaginda üç körpe insan ipe gönderilir?

Kuskusuz suçlu idiler, ama ölüm cezasini gerektirecek kadar degil.

Bes-on genç anlasmis, belki gizli ve silahli bir çete ya da cemiyet kurmuslardi ve bu kurulus 146'inci maddedeki anayasayi ihlal suçuna müteallik olabilirdi. Ama bu davranislari, tipatip ve kesinlikle 168'inci maddenin kapsamina girer ve ona göre cezalandirilirlardi. O zaman ölüm yerine en çok verilecek cezanin, 24 yil agir hapis olmasi gerekirdi.

Suçlu idiler. 146'inci maddedeki suçu islemek üzere, yani anayasayi ihlal için, özel araçlarla donatilmis, birkaç kisi anlasarak gizli birlik kurmus olabilirdi. Ama o zaman bu eylemlerinin cezasi ölüm degil, 171'inci maddeye göre en çok 12 yil agir hapis olmasi gerekirdi.

Nitekim, kisiliklerini yakindan tanimakla onur kazandigim Askeri Yargitay'in degerli üyelerinden hakim tuggeneral sayin Kemal Gökçe ve hakim Alb. Sayin Nahit Saçlioglu da,ayni inançda bulunmuslar ve saniklarin 146//1 ile degil 168'inci madde ile cezalandirilmalarini ve ayrica, hafifletici neden kabul ederek, 59'uncu madde ile cezalarindan indirme yapilmasi gerekçesi ile onama kararina aykiri oy kullanmislardir.

Görüldügü gibi, en kati hukuk mantigi ve en acimasiz bir ceza adaleti ile davranilsa bile, ölüm cezasi adaletsizdir, yanlis hükmedilmistir.

Bu ceza sosyal ve insancil açidan da hukuk kurallarina aykiridir, hatalidir. Sundan ki, ceza yasamizda, cezayi azaltici takdiri nedenler kabul eden bir 59'uncu madde vardir. Hakimler bu maddeyi diledigi nedenlerle uygulamak suretiyle cezadan indirme yapabilirler. Bu indirme ölüm cezalarinda, süresiz agir hapse çevrilmek biçiminde uygulanir. Bu madde, hakimlere taninmis en son insancil bir yetkidir. Hangi madde ile ceza verilirse verilsin, hakimlere huzur, suçlulara teselli verecek bir olanaktir bu. Ne yazik ki, kararda bu olanaktan da yararlanilmamistir.

Ölüme mahkum edilen üç gencin, köhnemis bir düzene baskaldiran, emperyalizme karsi halk savasi veren ve bu konuda gençlige ögütte bulunan Mustafa Kemal'in çocuklari oldugu,

O'nun söz ve davranislarinin, genç, coskulu yüreklerde yaptigi etki düsünülmemistir. Tüm eylemlerinde, can kaybindan,

en zor kosullarda bile, titizlikle kaçindiklari, gerek mahkemede, gerek eylemlerinde takindiklari mertçe davranislari, suçlarini kabule kadar varan dürüstlükleri hiç göz önüne alinmamistir. Oysa, bunlardan sadece bir tanesinin varolmasi halinde bile 59'uncu madde uygulanarak hiç olmazsa ölüm cezasindan kurtarilmalari yasal bir imkandi. Ama hayir, ilahlar kurban istemislerdi bir kez... ve de kurban verilecekti.

Yanit 2) Mahkeminin, çagdas ceza adaletine kesinlikle ters düsen söz konusu kararinin olusmasinda 12 Mart ile baslayan anti demokratik ortamin etkisi bulundugu kuskusuzdur. Gerçekten bu olaganüstü dönemin ilk hühümet baskani, Türkiye radyolarindan, -suçlularin baslari balyozla ezilecektir.sözleri ile ilk engizisyonist hükmü vermisti. Anayasanin 132'inci maddesindeki -... Hiçbir organ, makam, merci veya kisi, yargi yetkisinin kullanilmasinda mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez. Genelge gönderemez, TAVSIYE VE TELKINDE BULUNAMAZ.- yasaklanmasina bakilmaksizin bir basbakan tarafindan bu telkinin yapilmasi, sikiyönetim komutanliklarinca, birifingler yapilmak, bildiriler yayimlanmak yolu ile gençlerin suçlu olduklarinin kanitlanmasi çabasi, yasalara göre karar veren askeri hakimlerin görevden alinmalari gibi tutam ve davranislar, mahkemenin kararina etki yapan somut olaylardir. Bu etki sonucudur

ki, hakimler, anayasamizin 132'inci maddesindeki: -Hakimler görevlerinde bagimsizdirlar. Anayasaya kanuna, hukuka ve vicdani kanaatlarina göre hüküm verirler.- kuralina uyacaklari yerde, 12 Mart ile baslayan ve yaratilan ve yukarda sözünü ettigimiz davranislarla olusan ortamin etkisi altinda hüküm vermek zorunda kalmislardir. Yanlis ve adaletsiz karar verilmesinden en büyük etki bu ortamdir.

Yanit 3) Deniz ve arkadaslarinin davasina yeniden bakilabilir mi? Hukuk deneyimi ile, muhakemenin iadesine yasal olanak var midir? Kanimca vardir. Sundan ki, ceza muhakemeleri usulü yasasinin 327'inci maddesinin 3'üncü bendi su hükmü koymustur. -Bizzat mahkum tarafindan sebebiyet verilmis kusur müstesna olmak üzere, hükme istirak etmis olan hakimlerden biri aleyhine ceza tatbikati ve kanuni bir ceza ile mahkumiyeti istilzam edecek mahiyette olarak vazifelerini ifada kusur etmis ise- davanin yeniden görülmesi olanaklidir.

Birinci soruya verdigimiz yanitta belirttigimiz gibi, saniklarin eylemleri hiçbir yorum ve tereddüde meydan vermeyecek biçimde 146//1 maddeye uygun degildir. Hele, T.C. yasasinda saniklarin eylemlerine uyan bir 168 ve bir 171'inci madde varken, 146//1'inci maddeye göre hüküm verilmesi, dogal olarak, hüküm veren hakimlerin görevlerini kötüye kullanmak suretiyle kusur isledikleri, sonucunu dogurmaktadir. Bu nedenle hukuki yorum ya da inanç farkliligi gerekçesi de olayda söz konusu olamaz.

Kaldi ki, savunma avukatlarinin, örnek mahkeme kararlari ve ünlü cezacilarin bilimsel görüslerine dayali savunmalarinda bu durumu açikliga kavusturmalarina karsin, yanlis ceza maddesi uygulanmasi, uygulayanlarin, inançlari gereginden çok pesin hükümlü olmalari ile açiklanabilir. Böyle bir davranis ise, sözü geçen 327'inci maddedeki, -vazifeyi ifada kusurdur.- Bu nedenle de ortada, ceza tatbikatini istilzam eden bir eylem var demektir. 1803 sayili af yasasi karsisinda hakimlerin, bu eylemleri nedeniyle ceza kogusturmasi yapmaya yasal olanak bulamadigindan, suçlulugun, muhakemenin iadesi istemini inceleyecek mahkemece düsünülmesi gerekecektir. Aslinda, görevi kötüye kullanmanin, hakim hakkinda ceza uygulamasini gerektirecek nitelikte olmasi, muhakemenin iadesi için yeterlidir. Hüküm verilmesine gerek yoktur.

Kaldi ki, bu konuda fazla bir kanit aramaya, ya da yasa hükümlerini zorlamaya gerek de yoktur. En saglam kaniti, Sikiyönetim Mahkemesi'nin ölüm cezasini veren Hakimler Kurulu Baskani Ali Elverdi, daha geçen gün bir gazetede yayimlanan anilarinda, -... ben komünistleri temizlemek için bu görevi kabul ettim,- seklindeki sözü ile vermis bulunmaktadir. Hükme katilmis bir hakimin bu kast altinda görev alip hüküm vermesi, o hakim hakkinda ceza kogusturmasi yapilmasina yeterlidir. Bu nedenle hiç düsünmeden, Deniz Gezmis

HÜKÜM VERILMESINE VE CEZANIN INFAZ EDILMESINE RAGMEN KAMUOYUNDA KABUL EDILMIYOR, TARTISILIYORSA O DAVA KAPANMAMISTIR

Avukat ERSEN SANSAL

-Yargilama-, insanoglunun en ilginç buluslarindan biridir. Dava, sonuç bakimindan -adaleti gerçeklestirme- eylemi olmalidir. Belki bir yargilama sonunda verilen kararin, sadece sanigin karari oldugu düsünülebilir. Ancak ulasilan karar, bir beraat karari ise bu yargilanana oldugu kadar, yargi hakkini kisiler eliyle kullanan yargilayana da bir aklanma kazandirir. Iste, mahkeme kararlarinda -kamu adina-, -ulus adina- gibi ibarelerin kullanilmasinin bir nedeni de budur. Eger bu karar bir mahkumiyet karari ise, bunu yalnizca sanigin karari sayip geçmek çok eksik kalir. -Önemli olanin bir yargilama yapilmis olmasidir- denilip geçilmesi halinde, adalet adina verilen bu mahkumiyet karari, adaleti gerçeklestirme (!) isini yapanlarin boynuna asilan yafta olarak kalir. Hele bu karar, bir idam karari ise...

Ve bu tür davalar, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin kapanmaz. Bir dava hükümle biter, ancak böyle davalar bitmez.

Çünkü bir dava, hükmün verilmesine ve cezanin infaz edilmesine ragmen, kamuoyunda kabul edilmiyor, tartisiliyorsa

  1. o dava kapanmamistir. Çünkü davanin saniklarinin idam edilmelerine ragmen, suçlamalar hala devam ediyorsa

  2. o dava kapanmamistir. Suçlamalar sürdükçe savunmalar da sürer gider ve bunun kadar hakli bir sey olamaz. Ve bu dava, -ölüm cezasi- gibi, en azindan insan hayatini ilgilendiren bir dava ise, insan hayatini savunmak sürer gider.

6 Mayis sabahi, üç genç devrimci, idam sehpasinda can verdiler.

Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan haklarinda açilan dava, Ankara 1 Numarali Sikiyönetim Askeri Mahkemesi'nde 16.7.1971 tarihinde baslamisti. Davanin iddianamesinde söyle deniyordu:

-... O zaman iktidar edenlerinden birinin, bu zaman iktidar edenlerine tavsiyesi kulaktan kulaga fisildaniyordu: Gençligi bölünüz!... Yetkililer korkaklik... kurnazlik içinde seyirci kaliyorlar, gene söylentilere göre bir gruba yardimci oluyorlardi... Gençler artik kendi sorunlari yaninda memleket meseleleri ile de ilgileniyordu. Anadolu hala aç, hala kaynaklar tahrik edilemiyor, hala firsat esitligi verilmiyor, hala mirimiranliktan

kalma mütegallibe ve bir günde milyonlar vuranlar magara halki ile ayni yurt sathinda yan yana yasiyordu.

Pahalilik gene basibos gidiyor, karsilikli saygi tarihe karisiyor, az çalisip çok kazanan kisiler türeten ülke oluyorduk. Halkin yari nisbeti aydinlanmak söyle dursun okuyup yazmayi bile ögrenememisti. Idareciler gene 'nurlu ufuklar' nutuklari ile karin doyurmaya devam ediyorlardi...-

Iddianame devam ediyordu:

-... Türkiye'de zamanin getirdigi çirkin politikacilar, muhteris politikacilar; çikarcilar ve utanmaz adamlar vardi. Her biri ayri yönde faaliyet gösterirken iktidar gayesinde birlesiyorlar onu elde edebilmek için basvurmadiklari sekil kalmiyordu...

Ne gariptir ki; bu cümlelerin yer verildigi iddianame ile suçlananlar, davanin saniklarindan ibaretti ve istenen ceza da -idam- idi.

Iki buçuk ay kadar süren dava sonunda Siki Yönetim Mahkemesi, 9.10.1971 tarihinde Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan ile birlikte 15 sanigin daha ölüm cezasina çarptirilmalarina karar verdi.

Saniklar hakkinda uygulanan madde, Türk Ceza Kanunu'nun

ünlü 146'inci maddesi idi. Bu madde: Kanunun gerek yapisi, gerekse düzünlenme biçimi içerisinde, kanunun sistemine ve ruhuna yabanci garip bir maddedir. Örnegin suçun islenmesine iliskin bir genel kasit yeterli görülmeyip, -özel kasit- aranmis olmasina ragmen, idam gibi bir cezanin öngörüldügü maddede bunun unsurlarinin neler oldugu belirtilmemistir. Oysa bu denli agir ve çagdisi bir cezanin yer aldigi bir düzenleme, açik ve net bir sekilde belirtilmek gerekir. Maddedeki fiil, bir tesebbüsten ibaret olarak gösterilmistir. Böylece saniktaki kastin, asli fiile mi, yoksa tesebbüse mi yönelik oldugu dahi açiklik kazanmamistir. Fiilin bir -örgüt suçu-mu olabilecegi ya da bireyler tarafindan da islenilebilir olup olmadigi tereddütlerine maddenin cevap veremedigi gibi; fiilin icra safhalarinda bir ayirim yapilmadigi bakimindan da uygulamaya açiklik getirecek nitelikte bulunmadigi, maddenin büyük eksiklikleridir. Icra baslangicinin nereden sayilacagi, suçun islenme vasitalari ve bunlarin elverislilik niteligi, keyfi uygulamalari ortadan kaldiracak sekilde açikliga kavusturulmamistir. Bütün bunlar, 146'inci maddenin, kanunun sistem ve anlayisi içerisindeki yabanciliginin kanatlaridir.

Dava sirasinda, saniklara bu maddenin uygulanabilip uygulanamayacagi hakkinda büyük bir tereddüt belirmisti. Bu konudaki süpheler, Askeri Yargitay'in kararlarina dahi yansimistir. Gerçekten de, Sikiyönetim Mahkemesi'nin karari Askeri Yargitay'da Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan disindaki saniklar açisindan bozulurken; iki üye, bu üç sanik hakkinda dahi -... saniklarin eylemlerinin T.C.K.'nin 146'inci maddesine degil, 168'inci maddesine uygun düstügü ve haklarinda hafifletici neden kabul edilerek 59'uncu maddenin uygulanmasi gerektigi...- gerekçesi ile, karara muhalefet serhi koymuslardi. Gene Askeri Yargitay Daireler Kurulu, davanin diger saniklari hakkinda verdigi kararda; bir sanik hakkinda T.C.K.'nin 169'uncu maddesinin uygulanmasini öngörüyordu. Bu madde ise, bir önceki 168'inci maddeye bagli bir suçu düzenlemektedir ve davanin diger saniklarinin sorumlulugunu 168'inci madde kapsaminda düsünme karinesine dayanir. Bu suretle karar, 146'inci maddenin uygulanmasina iliskin olarak büyük bir yara almisti.

Sikiyönetim Komutanligi nezdinde kurulmus Sikiyönetim Askeri Mahkemesi'nde bunlar savunulmus olmakla birlikte, Ankara Sikiyönetim Komutanligi'nin yayinladigi 49 numarali bildiride, -... Bu suçlularin bir an evvel cezalandirilarak layik olduklari cezalari görmeyi bütün kamu arzu etmekte...denildikten sonra, savunmalarin -bizzarur- dinlenildigi belirtilmekteydi. Izmir Sikiyönetim Komutanligi tarafindan yayinlanan 26 numarali bildiride ise, -... infaz islemlerinin baslamak üzere oldugu bu günlerde...- denilmekteydi ve bu bildirinin yayinlandigi tarihte henüz Yargitay'daki savunmalar yapilmamisti bile.

 

Kisaca -Anayasayi ihlal- diye adlandirilan 146'inci maddede yazili suçun, kanunda belirli bir düzenlemeye tabi tutulmamis olmasi, uygulamada ve düsünce alaninda, madde hakkindaki tartismalarin yogunlasmasina neden olmustur. Bugün genellikle kabul edildigine göre, madde, anayasal görev ve yetkileri kullanma durumunda bulunanlara islenebilecek suçlar için uygulanabilir; anayasayi yürütme görevine sahip olmayanlar tarafindan bu suç islenemez. Örnegin yargi organlarinin kararlarina uymamanin, 146'inci maddedeki suçu olusturdugu birçok hukukçu tarafindan ifade edilmistir. Iskence suçlarinin ya da milletvekillerine oylarini kullanmalari ve yasama görevlerini yerine getirmeleri konusunda çesitli sekillerde etki yapilmasinin, 146'inci madde kapsaminda olacagi belirtilmistir. 146'inci maddenin daha önce Adnan Menderes ve Talat Aydemir olaylarinda da uygulandigi hatirlandigi zaman, ayni maddenin gerçekten Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan haklarinda ne derece uygulama alaninin olacagi oldukça terüddütlü kalir. Ancak 12 Mart dönemi uygulamalari 146'inci maddeye eskisinden farkli, baska bir anlam getirmistir. Bu da, maddede yazili suçun siyasal maksatlarla islenmesidir. Ancak bu, maddenin uygulama alanini daraltmak amaci ile degil, tam aksine temelinde siyasi inanç bulunmasi nedeni ile -düsünce suçu- kapsaminda genisletmek amaci ile yapildigindan, maddenin alaninda ve kapsaminda bir degisiklik yaratilmistir.

Daha mahkeme baslarken, davanin ilk celsesine saniklar getirildikleri sirada, bir sanik, basina copla vurularak yaralanmisti. Bir baska sanigin da durusmaya sedye ile getirilip götürüldügü davada, gene bir diger sanik da durusma salonundan omzundan dipçiklenmisti. Avukatlarin ve durusmaya alinabilen az sayidaki dinleyicilerin üstleri, tepeden tirnaga siki bir sekilde ve her defasinda araniyordu. Durusma salonu, saniklara ve avukatlara dört taraftan çevrilmis namlularla bir savas alanini andiriyordu. Avukatlarin durusma salonuna kabul edilmek için avukat olmalari, vekaletname almis bulunmalari yeterli degildi, ayrica daimi tasinmasi gereken bir kart bulunmazsa bunlar geçerli olmuyordu. Dinleyicilik özel bir kart sinirlamasina baglanmisti. Yargilama aleniyetinden bahsedilemezdi. Dava devam etmekte iken, davanin 11 avukati hakkinda -ordunun manevi sahsiyetine ve askeri savciya hakaret- suçlarindan dava açilip avukatlar mahkum ediliyor savunma dokunulmazligi zedeneliyordu. Cezaevinde avukatlarin müvekkilleri ile görüsmeleri sebebi ile avukatlar hakkinda sorusturma açiliyordu.

Bir yandan cezaevinde de ayni tarihte çesitli baskilar ortaya çikiyor; bunlarla birlikte çesitli direnisler, açlik grevleri vs. devam ediyordu. Öte taraftan politik düzeyde de baska tutumlar görülmekteydi. Zamanin Basbakani Nihat Erim,saniklara ve yakinlarina seslenerek, onlari nedamete çagiriyordu.

Ne gariptir ki; üç yurtseverin -anayasayi ihlal- suçu ile idam edildikIeri sirada basbakan olan Nihat Erim, ayni anayasayi -Bu bizim için lükstür- diyerek tadil ettiriyordu. Gene bir dönemde üç genç devrimci -anayasayi ihlal- suçundan idam edilirlerken ayni dönemde yapilan yargilamalarda büyük etkisi görülen anayasa degistirilip, örnegin -tabii hakimilkesi kaldiriliyordu. Ve gene -anayasayi ihlal- suçunun hükümlülerinin ölüm cezalarinin infazi hakkindaki kanun, ayni anayasaya aykiri oldugundan Anayasa Mahkemesi'nce iptal ediliyordu.

Ölüm cezalarinin kesinlesmesinden sonra, ilk kez 1790 imza ile kamuoyunda ölüm cezalarinin çagdisi niteligi kinandi. Daha sonra buna birçok bildiriler de eklendi.

Yargilamalar süresince mahkeme baskani olan Tuggeneral Ali Elverdi, dava bittikten bir süre sonra emekli olup AP'ye girerken bir beyanat vererek, görevde iken -politik hizmetleryaptigini açiklamisti. Bu hizmeti, daha sonra milletvekili olmasi ile taltif edildi.

Toplumlarin tarihi, sinif mücadelelerinin tarihinden ibarettir. Bunlar kimi zaman mutlu, kimi zaman da aci yildönümleri olarak tarihteki yerlerini alirlar.

Ve 6 Mayis 1972 sabahi Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan, tashihi karar isteklerinin reddi hakkindaki karar, avukatlarina teblig bile edilmemisken idam edildiler.

Dar ağacında üç fidan oku 7 bölüm

YUSUF'UN YARASINA VURULDUKTAN ON BIR SAAT SONRA BAKILDI...

Hüseyin'in sözleri Besir Aslan'i bir anda yatistirmis ve üzüntüsünü çözmüstü. Artik ögrenmek istedigini ögrenmisti. Önemli olan buydu. Içi rahatlamisti. Son olarak Hüseyin'e -Saklanacaksa saklayayim, yardima ihtiyaci varsa edeyim...demisti. Hüseyin, Yusuf'un bir ihtiyaci oldugunu sanmadigini, sagliginin yerinde oldugunu söyleyip, bosuna üzülmemesini

istemisti.

 

O gün evine dönen Besir Aslan, gazetede Ilhan Selçuk'un bir yazisini okumus, içi daha da rahatlamisti. Ilhan Selçuk yazisinda, bu soygunlarin adi suçlar olmadigini, siyasi nitelikte olduklarim söylüyordu. Oglunun adi suçlu, hirsiz, katil olmadigi inanci canlilik kazanmis ve onu ferahlatmisti.

Hüseyin'le görüstügünde Mart'in 3'üydü. Iki gün sonra ODTÜ'de büyük bir çatisma çikmisti.

O günden sonra olaylar Ankara'da zincirlemesine genisledi.

Ve ayin 16'sinda radyodan oglunun Sivas'ta yakalandigi haberini aldi. Radyo, Yusuf Aslan'in vurularak ele geçirildigini bildirmisti.

 

Besir Aslan hemen Sivas'a hareket etmis ve oglunun yattigi yere gitmisti. Yusuf agir yarali ve hasta olarak yatiyordu. Yaralanip düstügü yerde buzlar üstünde saatlerce bekletilmisti. Daha sonra da soyundurulmus, saatlerce sogukta birakilmisti.

Babasini görünce -Iyiyim, üzülmeyin- dedi. Yataginda zincire vurulmus bir durumda yatiyordu. Agir agir konusuyor, vurulduktan on bir saat sonra yarasina bakilmaya baslandigini anlatiyordu. Kisa zamanda iyilesecegine söz veriyor, adeta sancisinin üstüne yürüyordu. Son olarak babasina Deniz'i sormus, kendisine sik sik Deniz'den haber getirilmesini istemisti.

Yusuf, Hüseyin ve Deniz, Ankara Mamak Cezaevi'nde hücrelere konulmuslardi. Hücrelerinde de birbirleriyle konusmanin yollarini bulmuslardi. Hücrelerinin duvarlarindan tugla çikarip delik açmislardi. Hücrelerinin tepesindeki delikten bagirarak birbirlerine haber iletiyorlardi.


Bir küçücük hücreye binlere meraki sigdirmislardi. Habire okuyorlar, dünyadan haber soruyorlardi.

Son günlerine kadar arkadaslari onlari kurtarmaya çabaladi.

3 Mayis'ta bir uçak kaçirilmis, 4 Mayis'ta Eken'i kaçirma girisiminde bulunulmustu. Birincisinin sonucu bugün hala karanliktadir. Türk hükümetiyle, Bulgar hükümetinin görüsleri ne nitelikteydi...? Bulgar hükümetiyle yapilan görüsmelerin resmi belgeleri açiklanmadikça da bu sorun karanlikta kalacaktir.

Eken'i kaçirma girisimi, ardinda Niyazi'nin hayatini birakti. Kimi ölüler vardir, gövdesinde kursunlarla gömülür. Niyazi de böyle girdi topraga.


Son günlerine kadar ölüm haberleri dinledi Denizler. 6 Mayis'ta bu duyguyu yenmeye gittiler.

Gitme öncesinde Hüseyin, arkadaslarina haber iletmis ve ölümlerinden sonra kesin olarak, herhangi bir boykot, açlik grevi, isyan yapmamalarini; sonucu olgunlukla karsilamalarini istemisti.

Mamak'ta arkadaslari Hüseyinler'in bu son vasiyetine uydular ve gerek 5 Mayis gecesini, gerek 6 Mayis gününü çöküntü ve hirçinlik izi tasimadan geçirdiler. En ufak taskinlikta bulunmadilar.

Görevliler o gün cezaevinde isyan olabilecegi düsüncesiyle olaganüstü önlemler almislardi. Onlarin içerde hirçinlasacagini saniyorlardi. Ve sik sik, gelip koguslara bakiyorlar, mahkumlarin her günkü olaganliklari içinde oluslari ve metanetleri karsisinda saskina dönüyorlardi. Bu görüntü, isyandan daha etkili olmustu. Önlemini alamayacaklari, hesap edemeyecekleri bir sonuçla karsi karsiya birakmisti görevlileri. Hüseyin'in vasiyeti, yeni bir eylem gibi yasanmisti Mamak'ta.

Saat 01.00'den sonra, saatlerce cizirdayan bir radyo, kaçaklik günlerimizde saklandigimiz odanin, o gece tek ugultusuydu.

Uguldamis, çinlamis; günle birlikte bir ses, üstümüze dogru yuvarlanmaya baslamisti. Saatlerce süren çinlama boyunca Denizler'in can vermekte oldugunu bilmekteydik. O ses, o düsünceyle birlikte pasli bir seyleri, sivriltip bilemekteydi. Zaman zaman koynumdan -Hayatimiz Üstüne Siirler-in müsvettelerini çikarip odadaki arkadaslarima okumak istiyor, sonra yine koynuma koyuyordum.

Ilk haberler, koparip götürdü Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i... Disari çiktik..

Disarda ayni gün, ayni dünya, ayni insanlar. Ve ilk kez o gün anladim, bir odanin, bir evin, bir sokagin, bir sehrin bir insana düsmanca bir aci verebilecegini...

Agir akan bir kalabalik içinde Taksim'e dogru yürümüs ve bir ara gürüldeyen motorsiklet sesleriyle irkilmis, sarsalanmistim. Bir anda, çevremin polislerle dolu oldugunu görmüs, kaçmaya davranma öncesi bir saskinlikla bir polise -Bir sey mi var?- diye sormustum.

 

Polis büyük bir kaygisizlik ve rahatlikla (aklimda kaldigi kadariyla) -Karayollari emniyet günü-, -Uluslararasi bir bayram- gibisinden bir seyler söylemisti.

Sonra yoldan motorsikletleri üstünde gösteri yapan trafik

polisleri geçtiler...

Içerdeki arkadaslarda olanaksizliklarin sagladigi metanet, disarda yerini, bir sey yapamamis olmanin suçluluk ve hirçinlik duygusuna birakiyordu.

Ve Ibrahim parçalanip düstü Aksaray'da. Dik, dayanikli gövdesi, bir külçe halinde asfalta yayildi.

Elindeki bombalar, sesini beklenmedik bir anda bosaltmis, en yakinindaki insanin, Ibrahim'in kulaklarini tikamisti.

Ilk gürültü bir dumanla birlikte yükselip dalga dalga uzaklasirken, Ibrahim elini beline atmis, silahina davranmak istemisti. Kolu gitmiyordu. Omzundan asagi dogru sallaniyordu. Öbür koluna dayanip dikilmek istedi, omzundan asagisi onu dinlemiyordu sirtini kaldiramiyordu yerden. Karnina bir seyler batiyordu. Egilip, isirip çekmek istedi. Çekmek istedigi, dislerine degen sey, ayaginin etinden firlamis kemigiydi... Ve dagildi... uyustu beyni... kendinden geçti...

Ibrahim ayildiginda, artik iki kolu ve bir bacagi gövdesinde yoktu. Üç organi eksilmisti gövdesinden. Çevresinde yiginla polis bekliyordu. Daraagacinda öldürülen üç arkadasini düsündü... Polislere bir dumanin arkasindaymislar gibi bakip, olanca gücünü toplayarak, kesik kesik -Kafam gövdemde, bu bana yeter- dedi... ve yine bayildi...

:::::::::::::::::

BAHARDI (I)

Oyarken yuvasini yarlara kartal

çelik tirnaklariyla kopardigi kayalar

isik, kanat ve hirslanisi

toplayip kivilcimlarina

nasil çagiltiyla inerse dipsiz uçurumlara

sular arasina gizledigi rüzgari balabanlar

kalkarken nasil birakirsa sazlara

yüzün öyleydi baharda

...

halklarin dünyayi kaplayan yakarislari

ve mahpuslar

ve ölümlerini bekleyen arkadaslar

çinlayip duruyordu kulaklarinda

...

...bahardi

yana yakila duyulan

ilk ötüsleriydi kuslarin...

avaz avaz bagirilan sözler gibi

kinsiz adimlarinla

yürüyorken sen

(asfalti zorlayip duruyorken mayis topragi)

vurdumduymaz, ölgün, aldatilmis kahrolmus insanlarin

doldurdugu caddelerden

yükselen ugultular

avuçta eritilen bir parça buzun

nasilsa içe saldigi sizi

adimlarin altina öylece serpiliyordu

...

...bahardi

kipirdayip duruyordu sakaginda

incecik dumanlar altinda hava...

...

kalbini esintiler arasindan vurarak yeryüzüne

yürüyordun seslene seslene azaltarak yükünü

...

...bahardi

yakiyor, yariyordu horozun girtlagini

sabahin sisi...

...

yürüyordun... ki bir anda

dirseklerin, dizkapaklarin

ayak bileginden mavimsi bir damar

ve ürperis, çirpinis, yas...

saçildi sehre boydan boya

...

...bahardi... sisle birlikte kalkiyordu havaya

topraktan bir ten sicakligi

-ASMA-YI BIR EGLENCE KONUSU YAPMISLARDI, HÜCREDE BIR ISÇIYI GÜNLERCE SEHPAYA ÇIKARDILAR...

972 sikiyönetim dönemiyle birlikte, çok sayida insan tutuklanmis ve bunlar gruplara ayrilarak, çesitli davalarin saniklari sayilmislardi.

-83'ler Davasi- -Dev-Genç Davasi- -THKO Davasi- ... gibi. Ve bu dava saniklarimn çogu -idam istemi-yle yargilaniyorlardi.

Bir anda yüzlerce sanigin idam istemiyle yargilanisina tanik olunmustu.

Idam istemiyle yargilamalarin; yargilayanlar, yargilananlar ve güvenlik kuvvetleri üzerinde ayri ayri yansimalari vardi.

Haklarinda agir suçlamalarla arama kararlari verilen saniklari yakalayan görevliler; ya da yakalanmis bir sanigin hücrede basinda bekleyen nöbetçiler, o insanlara -kesin olarak idam edilecek gözüyle bakiyorlardi. Ve bu çogu zaman, gizli sorgulama yerlerinde açik açik söyleniyor, idamdan kurtulmalari için hainlik yapmalari öneriliyordu.

Çok sayida insanin idamla yargilanmasi, saniklar üstünde idamin siradan bir ceza oldugu duygusu birakiyordu. O kosullar o duyguyu dogurmustu. Ve zaten birçok insan -ölü olarak ele geçirilerek- bu cezaya mahkum olmustu bile.

Yavas yavas davalar sonuçlanmis bazi mahkeme yargiçlari kalemlerini kirmaya baslamisti.


Bilindigi gibi, ilerleyen zaman içinde mahkemelerin verdigi -idam- hükümleri, üst mahkemelerde bozulmus fakat bunlardan birinin; Ankara 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi'nin 18 idam hükmünden 3'ü, Deniz, Yusuf ve Hüseyin haklarinda verilen hükümler onaylanmisti.

Bir de, o dönemde bazi davalar vardi ki, saniklari düzmece olarak bir araya getirilmis; olaylarla hiçbir ilgisi olmayan bu insanlar çok agir suçlamalarla yargilanmaya baslanmisti. Onlara maddi iskencelerin yanisira, çok agir manevi iskenceler de uygulanmaktaydi.

Özellikle böyle davalarin saniklarina -idam edileceklerinin psikolojisi bir kararti gibi çökmüstü.

Devrimci bir geçmisi olan tutuklularda -idam- istemi fazla bir etki yapmiyordu; hatta Denizgil gibi ölümün karsisinda ödünsüz bir duyguyla dikilmekteydiler. Fakat o dönemde öldürülme olasiliginin çökerttigi saf, masum insanlara da tanik olundu.

Saniklarinin tamami düzmece bir biçimde bir araya getirilmis olan -Sabotajlar Davasi- bunun tipik bir örnegiydi. Birbirleriyle ilgisiz birçok kisi (özellikle isçiler) toplanmis ve agir iskenceler altinda -yanginlar çikarmis olmayi- -gemi batirmis olmayi- kabul etmislerdi.

-Sabotaj Davasi- için toplanan suçsuz insanlar, iskence günlerinden sonra Harbiye Hücrelikleri'ne kilitlendiler.

Üç adim boyunda, iki adim eninde; tepesinde tel örgülü, el içi kadar bir deligi olan mezarlardi bu hücreler.


Her hücrenin duvarinda -kendi kendinle de olsa konusmanin, sarki söylemenin, gazete okumanin, radyo dinlemenin, yazi yazmanin, gündüzleri uyumanin, ziyaretçiyle görüsmenin... yasak- olduguna iliskin bir komut asiliydi. Serbest olan tek sey soluk almakti. Oksijeni azalmis bir akvaryumdaki baliklar gibi o da...

Hücrelerin tepesinde sabaha dek devriyeler gezmekteydi. Ve hücrelikler yerin altinda bir mahzen içindeydi.

-Sabotaj Davasi- saniklari, cezaevine gitmeleri öncesinde aylarca bu hücrelerde bekletildiler.

Ayni günlerde, Denizgil'in idami sonucundaki protesto bombalanmalariyla ilgili oldugum iddiasiyla tutuklu bulundugum cezaevinde, bir hadise sonunda hücre cezasi almis ve üç arkadas Harbiye Hücrelikleri'ne getirilmistik.

Yine ayni günlerde Denizler için siir yazdigim gerekçesi ile sikiyönetimde yargilanmaktaydim.
Göz göz hücrelerin disinda, devriyeler ve nöbetçi görevliler vardi. Bütün gün aralarinda çesitli eglenceler düzenlenmekte idiler...

Gelen seslerden, çogunlukla kagit oynadiklari, fikra anlatip sakalastiklari anlasiliyordu. Ve onlarin aralarindaki konusmalardan, sik sik -hücrelerdeki saniklarin idam edileceklerisözü hücredekilerin kulaklarina ulasmaktaydi.

Aylardir hücrede olan ve nöbetçi disinda insan yüzü göremeyen saniklardan bazilarinin üstünde derin bir etki birakmisti bu durum.

Görevlilerin eglence konularindan en korkuncu, -idamcilik oyunuydu-.  Hazirlanan senaryo geregi bir nöbetçi yüksek sesle, sözgelimi -komutanim 45 nolu esirin idam karari geldi- diyor ve o hücre açilip tutuklu disari çikariliyordu.

Daha sonra saniga beyaz gömlek giydiriliyor, son sözü, son ihtiyaci soruluyordu...

Denizler'in asilmis oldugu bir dönemdi. Yani Türkiye'de üç insan daragacinda can vermisti. Ve artik asilma konusu bir eglence haline getirilmisti...

Son sözleri sorulan bu masum insan, daha sonra, hazirlanan ilmigin karsisina getiriliyor. Ilmik boynuna geçiriliyordu. Ve yine senaryo geregi bir nöbetçi -infazin yeni bir emirle ertelendigi- haberini getiriyordu.

Sonunda bu aci eglencenin kahramani olan isçi; bir gece yarisi korkunç bir hiçkirikla büyük bir moral çöküntüsüne yuvarlandi.

Onun hücresinde aglamakta oldugu bir gün hücremden çikarilmis, Selimiye'ye -Üç Daga Agit- siirimin yargilanmasina getirilmistim. Denizlerin öldürülüsleri karsisindaki duygularimin hesabi istenmisti.

O günler, kendi karanligi içinde geçti gitti.

Geçen sadece günlerdi. Ölümse sadece biçim degistirdi...

:::::::::::::::::

DÖVÜSE DÖVÜSE YÜRÜNECEK

Kardesler!

Sanciyan bir sessizlik birakiyor geride

birer birer gidenlerimiz: kanli, hirçin, çikarsiz..

Ve artik, yetmiyor dilde isimasi,

kavranisi sigmiyor koyna;

saplanislar istiyor elde hançer, o zifir karanligin

gögsüne gögsüne saplanislar.

...

Kardesler!

Kollari-pazulari

kirila-isirila

damla damla emilen isçiler için;

assiz-isiksiz,

suyu-samani yagmalanmis,

bezgin, dayanaksiz köylüler için

çagrisan kardeslerim!

Gece yarilarina kadar grevlerden

haber bekleyenler!

Candaslarim!

...

Ucu-bucagi göze gelmek ufkuna

nefes nefese varilan bu kavganin

asli-astari sadece hakliliktir;

vursa da, usul usul yayilsa da kizilligi

beyaz örtülere kursun yaralarinin,

balkiyan o sesi dinleyin bagirlarindan

eller üstünde gidenlerimizin;

coskun ve isyankardir

ve diresken ve dövüskendir onlarin

halkin kardesi olan yürekleri.

... Kardesler!

Unutmayin! Yolumuz puslu-pusuludur.

Düsmani sevindirir tökezleyen her adim.

Zorlu bir dönemeçte

düsmanca kaçisanlar da unutulmasin.

Yüregi duralatan bir zehir varsa eger

o zehri tezelden kusmali bu kalabalik;

duralamak hayatin yaralaridir.

...

Bakin! Zirhlarla çevirmis,

tel örgüler ve tas duvarlarla halkin çevresini;

dogrulsun istemiyorlar bin yildir ezilenler.

Kardesler! Hizin, özverinin, hareketin kardesleri!

Sirdaslarim!

Bilgi ve dövüskenlik

bilgi ve dövüskenlik bizi bekliyor.

Nabzina kulak verin çeligin,

yagmurun, kayaligin, denizin nabzina kulak verin;

görün, nasil nefes aliyor sevinç,

sabir nasil da çarpintili.

...

Iste! Alinlari çocuklarin. Barinaklarimiz bizim.

Iste! Yas kundagi analar. Sessizce donatiyorlar bizi.

Iste! Gencecik anisi ölenlerin. En canli yiginaklar bize.

Iste! Ezilenler. Bayraklarimiz.

...

Kardesler! Halkin kardesleri!

Yoldaslarim!

Baslayinca bu yolun onurlu yolculugu

ancak yasamakla varilan duyguda konaklanir

ve ancak yürüyerek söylenir sarkilarimiz,

çünkü adim adim derinlesti ezgisi,

bilekte, dizbaginda, dudakta ateslendi.

Ve kosa-kucaklaya

ve sara-sarmalaya

ve yumruklaya-yumruklaya

hakli ve mazlum olanin uyusuk omurunu

uyarmak için kuvvetli ve zalime karsi nice sarp yerden geçildi buraya kadar.

Ve buradan, daha da dikleserek,

dinmeden-dinlenmeden,

dise-dis

BIR ANDA DENIZLERIN, YUSUFLARIN, HÜSEYINLERIN MEZARLARI INSANLA KAYNASTI... SIRALAR HALINDE, BINLER, ON BINLER -SAYGI DURUSU-NDA BULUNUYORDU...


Simdi hücreliklerdeki mahkemenin, senarist yargicilari, astiklari isçinin beraat etmesi karsisinda ne düsünmüslerdir, bilmiyorum.

Fakat, üç sanigi daragacinda can vermis olan Ankara 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi Baskani Tuggeneral Ali Elverdi, emekli olduktan sonra AP'ye girmis ve Büyük Millet Meclisi'nde yeni görevine baslamistir.

Onun sikiyönetimindeki günleri ve sikiyönetim günlerinin sonuçlarini kendine propaganda olarak kullanisina tanik olduk.

Denizgil'in asilislarinin 4'üncü yilinda Yeni Asya Gazetesi, Ali Elverdi'nin sikiyönetim günlerindeki mücadelesinin büyük puntolarla reklamina basladi: -Bir ihtilali önleyen ve anarsistleri yargilayan Ali Elverdi Pasa konustu- diye duyurusu yapilan -Bu vatana kastedenler- isimli bir yazi dizisi yayinladi.

Sagci Yeni Asya Gazetesi, sikiyönetim döneminin bu pasasinin yazi dizisi için -Ali Elverdi'nin 28 Ocak 1976 günkü AP ortak grubunda anarsik hadiselerle ilgili genel görüsmede yaptigi konusma ve basina açik olarak çesitli yerlerde verdigi konferanslardan- derlenmis oldugunu söylüyor ve pasanin hayatindaki en büyük reklam konusunu tekrarliyor: -Bilindigi gibi Ali Elverdi; Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan isimli anarsistlerin hakkinda idam cezasi vermistir...-

Ali Elverdi bugün tarafsizlik üzerine yemin ettigi günlerdeki görevinin sonuçlarini belli bir tarafin hizmetinde kullaniyor.

Bir de savunma makami vardi o dönem mahkemelerinde.

Gerçi -Savunma makami sesini kamuoyuna ne kadar duyurabilirdi? Bunun tartismasini yapmak bile komiktir. Oysa çok sayida avukat, davada savunma görevi almislar ve gerek saniklarla görüsmelerinde gerekse resmi kurumlarla iliskilerinde tarihi bir çaba göstermisler, birçok olay yasamislardi... Her biri gerçekten büyük bir namusluluk örnegi sergilemislerdi.

Degerli hukukçu Niyazi Agirnasli, hayatinin en zorlu günlerini bu dava süresince yasadi.

 

Onunla savundugu insanlarin ölüm hükmü giyip, daragacinda bogularak öldürülüslerinin 4'üncü yilinda yine aci bir günde bulustuk, üç yeni ölümün acisiyla harmanlanan yüreginde, üç aci daha alevlendirdik...

Görüsmeye gittigim gün, Ankara'da Hakan, Burhan ve Esari isimli üç devrimci genç fasistlerce kursunlanmis, öldürülmüslerdi.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin için geldigim Ankara'da, Niyazi Agirnasli ile aramiza biçkilanmis üç yeni fidan düsmüstü. Acilar birbiriyle bulusuyordu.

Uzun süre, Niyazi Agirnasli ile konusup konusmamayi düsündüm. Onun çok duygulu ve incelmis kisiliginin, Ankara'daki son olayla örselenmis olabilecegini, Denizleri hatirlatmanin onu daha da üzecegini düsündüm durdum.

Sonunda yine Denizlerin avukatlarindan olan Orhan Izzet Kök'ten, Niyazi Agirnasli'ya birlikte gitmemizi istedim.

Ayni sey o gece Yusuf Aslan'in baba ocaginda da yasandi. Sevgili anasi -Yusuf-unu anlatirken televizyon o gün Ankara'da fasistlerin öldürdügü üç devrimci gence iliskin haberi veriyordu. Onlardan, Yusuflarin mezarina gitmemizi isteyecektim. Isteyemedim bunu.

Ve bir gün sonra, Ankara'yi bir ucundan bir ucuna çalkalayan bir kalabaligin arasinda, Karsiyaka Mezarligi'na dogru yürüdüm. Onbinlerce insan yeni bir cani daha topraga vermeye gidiyordu.

Yine bahar çiçeklerinin dallari zorladigi bir aydi; yine Ankara'da ve yine üç ölüyle...

Saatlerce süren bir

Dar ağacında üç fidan oku 6bölüm

KURTULUS HABERLERININ, ÖLÜM HABERLERIYLE BIRLIKTE GELDIGI GÜNLERDI; ULAS DÜSTÜ ISTANBUL'DA...

Ve günler geçti... Ulas düstü Istanbul'da... Cihanlar, Mahirler gün be gün tetik üstünde beklesti; tetik ardinda uykusuz geçirdiler geceleri... Koray düstü Ankara'da... Ardindan Kizildere... Hüdai, Saffet, Mahir, Cihan... düstüler...

Günlerin ölüm ve kurtulus haberleriyle geldigi dönem agirlasti. Yasamak bütün agirligiyla sindi Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in içine...

Kizildere'de kan aktigini, radyodan dinlediler. Ertesi gün saatlerce gazetelere diktiler gözlerini.

Uzaktan bakan görevlilerin, kendilerini görüp sevinebileceklerini düsenerek, acilarina da gösterissizlik verdiler. Dayanmak gerektigini söylediler. Ve ilk onlar oldu, üzüntüsü asirilasan arkadaslarini onaranlar.

 

Kizildere olayindan sonraki ilk görüsme gününde, görüsçüleri onlari, uzaktaki bir seyleri düsünürken buldular. Düsünceliydiler, fakat dikligi yine de elden birakmiyorlardi.

Bu ilk görüsmesinde -Ana, ana- demisti Deniz, ziyarete gelen anasina; -sanki sürek avina çikmislar, ne canlar düstü bak, ne yigit canlari... duydun mu, gördün mü olanlari...- ve babasina -Ölenlerimize yakisan bir biçimde olmaliyiz- demis, hiçbir af girisiminde bulunmamasini rica etmisti.

Ayni gün Hüseyin görüsme yerinde babasina; -Bu bir yakalama degil, katliamdir- diyordu.

O günler avukatlarina da hiçbir af girisiminde bulunmamalarini, tekrar tekrar rica etmisler -af istemiyoruz- diye bir dilekçe vereceklerini söylemislerdi.

Bu acinin da altindan kalktilar. Yine, kendilerine moral vermek için görüse gelenlere moral veren onlardi.

Son günlerine kadar büyük bir israrla kitap istiyorlardi. En yeni haberleri, yayinlari merak ediyorlardi.

Özellikle romanlara merakli olan Deniz en son babasindan Tolstoy'un -Savas ve Baris-ini istemisti.

Yakinlarinin onlarla son görüsmeleri, açlik grevlerinin 12'inci gününe rastladi.

12 gündür ölüm orucuna yatmislardi. Ve ölüm oruçlarinin nedenlerini açiklamislardi. Bu onlarin ölümleri disinda son eylemleri oldu...

Disarda, idamlarin bir an önce infazi için yogun bir çalisma vardi. Bir an önce meclisten geçsin ve sonuçlansin diye ugrasiliyordu. Tam bu sirada, 18 Nisan 1972'de, Deniz, Yusuf ve Hüseyin hücrelerinde ölüm orucuna basladiklarini açikladilar. Ölüm orucuna baslama nedenlerinden elde edebildiklerimiz sunlardir:

-1) Son getirilen zamlar ve hayat pahaliligi ile fakir emekçi halkimizin zaten son derece güç olan hayat sartlarini, çikarcilarin menfaati ugruna daha da dayanilmaz hale getirmistir.

2) Halka dönük olan 1961 Anayasasi, elbise degistirir gibi degistirilmis, bununla da yetinmeyerek halkimiza anayasamizca taninan haklari tamamen ortadan kaldirmak için, yeni anayasa degisikligine gidilmek istenmektedir.

3) Sikiyönetim Mahkemeleri'nde, MIT ajanlarina mahkemelerin temsilcileri görüntüsü verilmek istenmis ve -ANARSISTdeyimi ile devrimcilerin katline gidilmis ve ayni nedenle siyasi cinayetler islenmistir.

4) Bizim bugün hücrelerinde kaldigimiz Mamak Askeri Cezaevi'nde bulunan diger tutuklu arkadaslarimizdan bir veya birkaçi her gün -Mahkemeye götürüyoruz- denilerek MIT'in iskence odalarina götürülüp çag ve insanlik disi iskenceye tabi tutularak, yapilan iskencenin bütün belirtileri üstlerinde olarak geri getirilmektedir.

5) Bütün bu yasadisi, çagdisi ve insanlik disi uygulamalarin halkimiz ve ilerici aydinlar tarafindan bilinmemesi ve duyulmamasi için basina sansür konulmus, basin ancak sikiyönetiminin izin verdigi haberleri verebilecek duruma getirilmistir.

Bütün bu nedenlerle 18.4.1972 tarihinden itibaren -ÖLÜM ORUCU-na basladik. Bu davranisimizin kötülükleri sona erdirmeyecegini biliyoruz. Ancak, halkimiza ve onun haklarina cezaevi hücrelerine sahip çikip onu savunacak tek hareketimiz -ÖLÜM ORUCU-nu sürdürmek olacaktir.-

Ölüm orucunda kararli oluslari, yöneticileri de telaslandirmisti. Infazda bir aksilik çikmasindan korkuyorlardi. Yakinlarina, onlari vazgeçirmeleri için çok israr ettiler. Içerde koguslardaki arkadaslarindan onlara -açlik grevini birakma çagrisi- yapmalarini istediler.

Bu istegi, içerdeki arkadaslari, Denizgil'le son bir görüsme firsati saydilar. Görevlilere Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i ikna edebileceklerini söylediler.

Görevlilerin kabul etmesi sonucu, aralarindan üç kisi seçerek, yanlarina yolladilar. Böylece arkadaslari son kez Denizler'le bir araya geldi ve onlara haber getirdi, haber götürdü, konustu, vedalastilar...

 

Ölüm oruçlarinin 12'inci günü, ayni zamanda görüsme günüydü. Deniz'e babasi ve kardesi Hamdi gelmisti. Yusuf ve Hüseyin'in babalari da ogullarinin ziyaretçisiydi...

 

Deniz görüsme yerine, dal gibi geldi. Yorgun fakat neseliydi. Babasi kemerinin bes delik geride oldugunu söylüyordu. Ölümlerinden bir hafta önceydi, bu son görüsmeleri. Ölümden hiç konusmamis ve hatta canli, esprili anilar anlatmisti.

Yusuf görüsme yerine geldiginde çok sogukkanliydi. Açlik grevi onu hiç etkilememisti. Babasina, dayanikli oldugunu, kendisi için üzülmemesi gerektigini söylüyordu.

Besir Aslan -Sen söyle oglum, seni dinleyeyim, çikmayan canda ümit vardir. Ama yine de hazirlikli ol- demisti. Yusuf'sa -Biz zaten hazirlikliyiz, tahminimizde yanilmiyoruzdiye yanitlamisti. Babasindan herhangi bir af girisiminde bulunmamasini rica etmis, -sizin ümitlendiginiz insanlar bize karsidir, biz sadece kendimize ve arkadaslarimiza, bizimle olanlara güveniriz- demisti.

Hüseyin ayni gün görüsme yerine oldukça bitkin gelmisti. Rahatsizligi iyice ilerlemisti. Uzun süredir midesinden rahatsizdi. Fakat Hüseyin bu rahatsizligini hiçbir zaman sorun etmemisti.

Öteden beri arkadaslari, midesi rahatsiz oldugu için ona süt verilmesini istemis, Hüseyin bir ayricaligi olmasin diye bunu kabullenmemisti.

Ölüm orucunun boslugu midesini iyiden iyiye yaralamisti. Babasi görüsme yerine -karni sirtina yapismis bir durumda gelen- ogluna -oglum, ölüme git, ama böyle degil- demisti.

Hüseyin'se babasina: -Sagligi degilse de, moralinin ve nesesinin yerinde oldugunu, üzülmemesini- söylemis, ölüm oruçlarinin sebeplerini anlatmisti.

Hidir Inan ogluna -senin ölümüne üzülmeyecegiz; hirsiz degilsin, katil degilsin; ama sevmeyenlerimizin gözleri üzerimizde, dik git...- demisti. Hüseyin'in babasina son sözü -Dik gidecegime de güvenin hiçbir zaman sarsilmasin- olmustu.

Yakinlarindan sonra, onlarla görüsmeye avukatlari geldi. -Ölüm orucuyla ilgili haberlere sansür kondugunu- söylediler. Orucu birakmalarini istediler.

MBG BASKANI FAHRI ÖZDILEK INFAZLARA TARAFTAR DEGIL, FAKAT UMUTSUZDU...

Avukatlarin, infazlarin durdurulmasi için bütün yasal girisimleri sonuçsuz kalmaktaydi. Özellikle gerici parlamenterler ve gerici basin bir an önce infazlarin yapilmasi için her türlü yola basvurmaktaydi. Infazlar halinde büyük bir -adli hatanin- artik onarilamaz biçimde islenecegine degin görüslere, kesin bir sansür uygulaniyordu. Ayni günlerde aydinlar, ilerici, yurtsever, demokrat unsurlar arasinda idamlarin durdurulmasi için açilan imza kampanyasina, binlerce kisi katilmisti. Tepkilerin yogunlasmasindan korkan gericiler büyük bir telas içindeydi.

Denizler'in avukatlari böyle bir ortamda, kararin üstünde etkili olabilecegini düsündükleri kisilerle, son bir kez daha konusmayi deniyorlardi. Bu kisilerden birisi de  Milli Birlik Grubu Baskani Fahri Özdilek'ti.

Fahri Özdilek'le, Deniz ve arkadaslarinin avukatlarindan olan Niyazi Agirnasli görüsmüstü.

Agirnasli bu görüsmeye iliskin anilarini söyle anlatiyor:

-Hüseyin Inan, Deniz Gezmis ve Yusuf Aslan'in asilacaklarina, hala bir türlü inanmak istemiyorduk. Kizildere'de Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Mahir Çayan ve arkadaslarinin toplu olarak katledilmis olmalarina üniversitelerin, liselerin kapilari önünde gelecegin güvencesi olan gençlerin, fabrika duvarlari dibinde devrimci isçilerin kursunlanmasina; katillerinin bulunmamasina, bas katilin bilinmesine ragmen, inanmak istemiyorduk.

Yavrularini yiyen disi kediler gibi gençligin kanini içerek fosillesip köhnemis gövdelerine zindelik kazandirabileceklerini, yabanci efendileriyle, onlarin isbirlikçisi sermaye çevrelerine yaranacaklarini umanlarin, kahpece çabalarina ragmen, inanmak istemiyorduk.

Çünkü, idamlar toplum adina, adalet adina yapilacakti. Ne toplumun ne de özellikle adaletin yasalara uymayan bu cinayetleri, içine sindirebilecegine kesinlikle inanmiyorduk.

Bu nedenlerle ben, sayin Fahri Özdilek'i de evinde ziyaret ettim. Degerli dostum beni karsiladi, ziyaretimin sebebini bile bile.

-Pasam, dedim. Siz Sunay'la sinif arkadasisiniz. Bunu sizden ögrenmistim. Ölüm cezalarina iliskin yasayi VETO etmesine onu uyarmaniz için ricaya geldim. Sizden, hayatimda ilk ve belki de son kez bir dilekte bulunuyorum. Bu, yanlis ve siyasi bir karar oldu. Ise duygular ve sinifsal çikarlara hizmet

amaci da karisti. Çok yakinda, bu adli skandal hukukçular arasinda, daha sonra da kamuoyunda tartisilmaya baslanacaktir, amma neye yarar ki çok gecikilmis olur. Bu konuda göstereceginiz çabayi özellikle genç kusaklar unutmayacaktir.

-Milli Birlik Grubu'nun ve benim bu konudaki egilimimi biliyorsun. Bu gençleri bu tür eylemlere iten asil sebepleri de biliyoruz. Amma böyle bir müdahalenin yararli olacagi inancinda degilim. Hem de bu gençlerin generaller için -babalari belirsiz-, dedikleri duyulmus. Bu nasil söylenir?- dedi.

-Pasam bu, karanlik maksatlarin tam bir uydurmasidir. Herkesin bir babasi olur. Kendi iradeleri disinda fizyolojik bir olaydan dolayi insanlar suçlanamazlar. Bu idrak ve görüs içinde olan gençlerin böyle bir suçlamada ve kinamada bulunmalarina kesinlikle olanak yoktur, dedim ve ekledim:

Pasam hatirlarsiniz: Cumhurbaskani seçiminde yan yana oturuyorduk. Siz oyunuzu yazmis ve katlamistiniz. Bos oy pusulasinin benim önümde durdugunu görünce bana -niçin yazmiyorsun?- diye sordunuz. Ben de -elim bir türlü varmiyor. Güvenemiyorum bu zata- demistim.

-Sunay benim sinif arkadasimdir. Ben kefil oluyorum, yaz. Zaten baska alternatif de yok.- dediniz.

Önümüzdeki sirada oturan iki Milli Birlik Gurubu üyesine -Pasamin kefaletine güvenerek oyumu veriyorum, vebali kendilerinin- dedim ve oyumu yazdim. (Hatta kürsüden inerken Bölükbasi elimden tutup -Oy verdin mi?- diye sordu ve -Biz vermiyoruz- diye de ekledi.

Bu kismi Pasa'ya söylemedim. Sayin Bölükbasi'yla ikimiz arasinda geçti.)

Özdilek Pasa, -evet hatirliyorum-. Ben verdigim oydan dolayi çok pismanim, amma simdi is size düsüyor. Bu üç genç insanin hayati söz konusu olunca ve üstelik suçlarla takdir edilen ceza arasinda yasal ve vicdani açidan denge de kurulamayinca, bu müdahaleyi sizden isteme hakki doguyor. Bir kisim insanlar 27 Mayis'in intikamini da alma çabasindalar. 27 Mayis 1960'da bu gençler ortaokul ögrencisiydiler pasam. Cumhurbaskam parti liderlerine de etki yaparak kanunu VETO edebilir ve idamlar ömür boyu hapse çevrilirse bu, sizin hizmetlerinize hiç unutulamayacak bir yenisini eklemis olur, dedim.

-Bir deneyelim Niyazi. Fazla ümitli degilim ya.- dediler.

Iliskilerinden ve Milli Birlik Grubu'nun topluca çabasindan da olumlu bir sonuç alinamadi, amma biz bu çabalari Ahmet Yildiz'in C. Senatosu'ndaki grup adina yaptigi konusmayi, Sami Küçük'ün bir günde üç kez; enfarktüslü kalbi ile merdivenlerimizi tirmanip bize haber ulastirdigini, babalari teselli ettigini, Sayin Haydar Tunçkanat'in açiklamalarini, Suphi Karaman dostumun yürekten gayretlerini unutamayiz.

Üç, fidan gibi gencin asilmasinin dördüncü yilinda, -Ben bu mahkeme baskanligini komünizmin kökünü kazimak için üzerime aldim- diyebilen sözde tarafsiz bir mahkemenin baskanini, büyük bir istahla Millet Meclisi'nde ve C. Senatosu'nda -daha çok idam bekliyorduk- diyerek siniflarina yaranma gayretine düsenleri ve bu arada Nahit Saçlioglu, Remzi Sirin, Kemal Pasa gibi davranislari, kararlari ve muhalefet serhleriyle adaletin itibarini korumaya çalisan hakimleri ayri ayri aniyoruz. Zaman, kimlerin ölümsüzlestigini, kimlerin daha nefes alirken, havyar yiyip viski yudumlarken, ölü bulundugunu elbette çok yakinda saptayacaktir.

Deniz'in babasiyla konusmam sirasinda, bir ara bir doktordan sözetmisti. Ankara'ya Denizgil'in mezarlarina gidecegini, Yusuf'un babasini, Niyazi Agirnasli'yi görecegimi söylemistim. Cemil Gezmis bir an durmus ve -Mezarlara gittiginde Deniz'in doktorunun mezarina da ugrasin- demisti.. Kendisine, -Deniz'in doktorunun kim oldugunu- sordugumda -Niyazi beyin iyi arkadasiydi, o anlatir- diye yanitlamisti.

Sadece ODTÜ'deki bir olayda Deniz'in basindan yaralandigini; o zaman kendisini bu doktorun tedavi ettigini söylemisti.

Deniz babasina, bu doktora olan saygisini sik sik belirtirdi.

Ankara'da Niyazi Agirnasli'ya -Deniz'in çok sevdigi bir doktor varmis- dedigimde, bir süre hiç konusmadan durdu. Denizlerin görüntüleriyle dalgalanan gözlerine, belli ki, yeni bir görüntü daha düsmüstü. Yine ayni duygulu sesiyle, agir agir sunlari anlatti:

-Dr. Parug Erdilek, devrimci bir operatör arkadasimdi. Çocuklar 6 Mayis 1972 günü asildilar. Hemen her gün muayenehanesine ugrardim Parug Erdilek'in.

-Bu yasta fidan gibi çocuklar, böylesine acimasizca asildi da ölü topragi saçilmis gibi susuluyor- diyordu ve hiç içine sindiremiyordu idamlari.

Birçok yarali gencin kursunlarini çikarmis, yaralarini sarmis; devrimci gençlere daima bir baba sefkati göstermisti.

Kizi Nese, benim kizimla beraber gözaltina alinmisti. Kizini ziyarete geldikçe bizi de mutlaka görmeye çalisirdi.

Trafik kazasindaki kiriktan kalma bir iltihaplanma ile sag bacagim vakit vakit siser, morarir, agrilar beni yürüyemez hale getirirdi. Hemen Parug'a ugrardim. Ufuneti yarip akitir. Yaraya fitil koyar, pansuman yapip beni yolcu ederdi. Devamli kosturmak zorundaydik. Hafta sürmez bacagim bir baska yerden yine iltihaplanirdi. Durusma safahatini benden, günü gününe sorar izlerdi. Burjuvazinin sagirligina hirçinlanir, küfrederdi.

Çocuklarin idamindan 5 gün sonra sokak ortasinda düsüp öldü. Onlara çok yakin bir yere gömüldü. Esi Sevinç hanim Denizler'in mezarinin örnegini yigit kocasina da yaptirdi.

:::::::::::::::::

BAHARDI (II)

Onlar, onlar kurtulabilseydi eger

--üstelik can verildi bunun için

parçalanip düsüldü,

sözlesildi, kosuldu, çirpinildi...

ne mahpusluk, ne ayrilik incitir içi

dayanilmaz olurdu

ne sususlar, ne keder bölebilirdi derinligi

...

döküldü, en kivircik tüyleri süt kuzularinin

çarpa çarpa yemislere döküldü daluçlarindan

bir kus yuvasi,

döküldü, kahramanca söylenen türkülerden

oluk oluk kan

...

onlar, onlar kurtulabilseydi eger

olur olmaz baslayan her konusmada

kaynak atesinden siçrayan demir lavlari

sabahi yutkunusla tikmazdi boyunlara

...

yolundular daha çok baslarindayken yolun

en körpe, en diri filizleri ezildi gülümseyisin,

sinanir, yol aranir

avuç avuç tasinirken halka aydinlik

çelmelendi sekisi

koparildi bagirlardan bir demet isik

...

döküldü, yüzlerce yesillik sanki,

sedef gagasindan yanar gibi döküldü

ötüsleri sakanin,

döküldü yükselen omuzlarin ürpertisi

yayildi sabrin küreklerine

...

onlar, onlar kurtulabilseydi eger

--hayata

uzak yasayanlar

bunu bilmezler-

varliklari gözlerden dudaklardan sezilecekti.

...

(Hangisine alisilir acinin söyleyebilirim simdi.

hangisi korunda isitir deprestirir insani;

hangi sevinç basibostur --artik biliyorum-

hangisinin o yildirim kökleri acilardan beslenir) N. Behram 1972                 

HÜSEYIN FILISTIN DÖNÜSÜNDE AGlR ISKENCELERDEN GEÇMIS, FAKAT TEK SÖZCÜK KONUSMAMISTI...

Hüseyin'in babasi, oglunun küçükken kuslari çok sevdigini söylüyor. Onun ev üstüne çaktigi sandikta, iki güvercinini büyük bir titizlikle besledigini, uçurdugunu, kendine alistirdigini anlatiyor.

Hüseyin'in babasinin küçük bir dükkani vardi. Fakat Hüseyin, dükkana, çok az ugruyordu. Bu ise, hiç mi hiç bagligi yoktu. Çogunlukla kirlarda gezer, bir seyler düsünür; kendi kendine buldugu seyleri incelerdi.

Okul sinavlarinda çaliskan bir ögrenciydi. Babasi, hiç olmazsa ders sonlarinda dükkana gelmesini istiyor, Hüseyin'se -Ben tüccar olmak istemiyorum- diyordu.

Iki oglan, dört kiz kardesi vardi.

Lise siralarina geldiginde, babasi -artik büyüdügünü, kardesleri gibi kendisine yardim etmesini, dükkana sahip çikmasini- istemisti. Hüseyin'se çocuklugundaki tepkisini, bu kez düsünceyle birlestirmis; yine babasina -Ben bu düzenin adami olamam bese aldiginizi ona satiyorsunuz, bu bana uygun degil- demisti.

Sonraki yillar Hüseyin, Sariz'dan ayrilmis, Ankara'ya ODTÜ'ye gelmisti.

Hüseyin'in lise siralarinda kültür ve sanat çalismalarina yatkinligi ve sevgisi vardi. Özellikle tiyatroya karsi büyük bir egilimi vardi. Devrimci bir oyun yazari olmak istiyordu. Kendince senaryolar tasarliyor ve yazmayi deniyordu. ODTÜ'ye girdigi 1966 yiliyla birlikte, militan enerjisi hareket içinde kendini günisigina çikardi. Ve artik bütün devrimci eylemlerde aktif olarak yerini aldi. Bir dakikasini bile bos geçirmeyisi, sürekli okuyusu, bütün eylemlerde ön safta olusu ona arkadaslari arasinda saygin bir yer kazandirmisti.

Babasi Istanbul'a mal almaya giderken, ona ugrar, görüsürdü. Ankara'ya geldikten sonra, artik memleketine ugramaz olmustu. Bir seferinde babasi onu, okulunda bulmus, -oglum, demisti, bayramlar, kurbanlar geçiyor; anan, ablalarin özlüyor, niye evine gelmiyorsun?-

Hüseyin babasina uzun uzun bir seyler anlatmis, sonunda -eve gelemem- demisti. -Çünkü kendimi adadigim bir dava var, ilerde en agir cezanin verilecegini biliyorum, gelmememin sebebi budur. Beni simdiden unutmaya çalisin, kendinizi hazirlamis olursunuz.-

Bir gün babasi Sariz'da radyodan, Antep yolu üzerinde Filistin'den dönenlerin yakalandigini dinlemis; isimler arasinda -Hüseyin Inan- da geçmisti.

Hidir Inan hemen Antep'e gidip, savciyi bulmustu. Savcinin -Yakalananlar Diyarbakir'a gönderildiler- demesi üzerine, Hidir Inan Diyarbakir'a geçmisti...

Vilayete gidip, oglunu görmek istedigin bildirdi. Vali -Ogluna tek fiske vurulmadigini, sagliginin yerinde oldugunubildirmis, fakat görüsmenin imkansiz oldugunu söylemisti.

Hidir Inan çok israr edince, kendisini Emniyet Müdürü'ne yolladilar. Oradaki yetkililer de, Hidir Inan'a, Hüseyin'in sagliginin iyi oldugunu, fakat görüsemeyeceklerini söylediler. Mahkemeyi beklemesini istediler.

-Oglumu hiç olmazsa karsidan göreyim- diye çok israr etmis, israrlari sonuçsuz kalinca ertesi sabah 04.30'da gelip beklemeye baslamisti.

O gün mahkemeye çikacaklarini duymustu.

Beklemenin sonu yoktu.

Taksicilerden biriyle konusurken yakalananlarin 04.00'te cezaevinden alindiklarini ögrendi. Cezaevi ve adliye birbirine yakindi. Ve bir avukat buldu. Avukat içeri girip, bir süre sonra çiktiginda -çocuklarin ayakta duramadiklarini- söyledi.

Hidir Inan saat 12.00'ye dek orada bekledi. Bu sirada her birinin kolunda iki polis; çocuklar sürülenerek disari çikariliyordu. Ilk 8-9 kisi çikmisti ki, iki polis arasinda, kapida Hüseyin göründü. Babasiyla göz göze gelince öne atilmak istemis, -Babam gelmis- diye bagirmisti. Polisler birakmadilar. Hidir Inan'sa -oglum zorlanma, pesinden gelirim, sen git- demisti.

Sonra cezaevinde Hüseyin'le görüsebildi. Hüseyin -çok dövüldüklerini, kendisinde ve arkadaslarinda hayir birakilmadiginisöylüyordu. Ayni olayda, Sinan'la birlikte Nurhaklar'da öldürülen Kadir Manga da vardi.

Hüseyin babasina, Vali Ali Riza Yaradan'in kendisine -gel bu isten vazgeç, ne istersen veririz, bize yardimci ol...- diye, ajanlik önerdigini anlatiyor -Vali'ye gerekli yaniti onun sözlerini halka açiklayarak verecegim- diyordu.

Nitekim Hüseyin bunu açiklamis, Vali Ali Riza Yaradan da alelacele basinda tekzip etmisti.

Diyarbakir'da yattigi günler, babasi ona görüsmeci gidiyordu. Bir seferinde, ona aldigi iç çamasirlarini getirmis ve -Burada fanila, çamasir çok pahali- demisti. Hüseyin o zaman babasina -Simdi anladin mi çocukluktan beri senin dükkanina neden gelmedigimi; bizim mücadelemiz bunlarla iste; sen de ayni isi yapiyorsun, bese alip ona veriyorsunuz, fakir fukarayi sömürüyorsunuz- demisti...

Hüseyin Diyarbakir'dan çiktiktan sonra yine uzun süre kaybolmustu.

Hüseyin'in son tutuklanisinda, artik baba ogul karsilikli olarak, bunun bir ölüm tutuklanisi oldugunu biliyorlardi.

Bir görüsme öncesinde, bir görevli, cezaevi kapisinda görüsmecilere -Bizim sözümüzü dinlemiyorlar, onlari ikna edin, bir af dilekçesi versinler; yaptiklarimizin yanlisligini anladik, pismaniz desinler, o zaman idamdan kurtulabilirler...demisti.

Hidir Inan bunlari söyleyen görevliye, -Onlar böyle bir nedamet içine girerlerse, biz veli olarak hakkimizi helal etmeyiz

diye karsilik vermisti. Bunun üzerine ayni görevli -Siz veliler, canavarca, çocuklarinizin sehpada sallanmasinda razi oluyorsunuz da, birer dilekçeyle reisicumhurdan af dilemeye razi olmuyorsunuz...- diye söylenmisti.

Hidir Inan af dileme önerisine karsi çikarken af da dilense, onlarin yine asilacaklarini düsünmüstü. Fakat af dilenirse; ellerinde onlari küçük düsürücü kozlari olacakti...

Görüsmeye girdiginde, disarida olanlari Hüseyin'e anlatmis, Hüseyin babasini büyük bir mutluluk ve gülümseyisle dinlemisti, -Bize de geldiler, bosverin, üstünde durmayin- demis, babasina en ufak bir af girisiminde bulunmamasi dilegini tekrarlamisti.

Hüseyin'in bu sözüne ragmen, Yargitay'da 18 idam hükmünün bozulmasi yaninda, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'inki kesinlesmisti ki; birer baba olarak Hidir Inan ve Besir Aslan dayanamayip, 12 Mart öncesi saglik bakanlarindan, Kayseri AP Milletvekili Vedat Ali Özkan'a gitmislerdi.

Onun da Kayserili oldugunu düsünüp, -belki bir bilgi alabilirizdiye hesaplamislardi. Meclis salonunda kendisini görmüsler -Biz Yusuf ve Hüseyin'in babalariyiz, çocuklarin idamlari Yargitay'da onaylandi; sizin partinizin ne gibi bir fikri var- demislerdi.

Vedat Ali Özkan onlara -Biz 18'inin de Yargitay'dan geçmesini bekliyorduk, artik bu üçü kesindir- diye karsilik vermisti.

Vedat Ali Özkan'in bu sözü üzerine, Yusuf ve Hüseyin'in babalari -Eger memleket düzelecekse, idam edilsinler, vatan sag olsun- deyip ayrilmislardi.

Yine bir seferinde, Hüseyin'den habersiz olarak babasi, Memduh Tagmaç'in karisina bir bayan yollamis, çocuklarinin durumu hakkinda bilgi almak istemisti... Tagmaç'in karisi kendisiyle görüsmeye gelen bayana -3 kisi degil, 3 milyon gitmeli ki bu memleket kurtulsun- demisti...

Deniz'in Gemerek'te yakalanisi sirasinda çocuklugunun gözleri önünden bir serit gibi geçmesi bosuna degildi. Sarkisla onun ayni zamanda çocuklugunun izlerini tasiyan bir ilçeydi. Çocukluk günleri Sarkisla'nin sokaklarinda geçmisti. Üç kardesin ortancasiydi. Babasi Cemil Gezmis orada ögretmendi...

Duygulu, hasari, sicak kanli, gözünü budaktan esirgemeyen, ince, naif bir çocuktu. Daha o yaslarinda, yedigi her lokmada, bir lokma yiyecegi olmayanlari düsünür, tikanirdi.

5-6 yaslarindaydi ki, ilçenin en yoksullarindan birçok arkadas edinmis, onlarla her seyini paylasiyordu... En ufak bir  mal tutkusu yoktu.

Babasi mahallenin esnafina, aydan aya ödeme yapar, anasi ve kardesleri ay boyunca, erzagi veresiye alirlardi.

Deniz'in anasi, büyük oglu Bora'yi her gün firina ekmek almaya gönderirdi. Deniz ve Bora birbirlerine çok benziyordu.

Bir keresinde firinci, Denizgil'in eve her gün, birkaç ekmek aldigina dikkat etmis, durumu merak edip, bunca ekmegi ne yaptiklarini babasina sormustu.

Sonradan anlasilmisti ki, Deniz kendisine çok benzeyen abisi yerine, firina gidiyor ve ekmekleri aliyordu. Izlediklerinde, Deniz'in aldigi ekmekleri, yoksul arkadaslarina dagittigini görmüslerdi.

Yine bir gün evlerine gelen bir komsu kadin, -Deniz'in çöplükte, millete maas dagittigini- söylemisti. Hemen evden çikan anasi bakti ki, Deniz bir tasin üstünde çevresindekilere para dagitiyor. Ayaklarina da anneannesinin ayakkabilarini giymisti. Sonradan anlasildi ki; üç aydan üç aya emeklilik maasi alan anneannesinin parasini almis ve onun ayakkabilarini giyerek, mahallenin yoksullarina maas dagitmaya gitmisti.

Deniz annesinin geldigini görünce ürkmüs, fakat yaptigi isin yanlis oldugunu söyleyenlere hiçbir zaman inanmamisti...

Yasinin biraz daha büyük oldugu ilkokul siralarinda, yasitlarinin çok üstünde bir bilgilenme ve zeka tasiyordu.

Kendince CHP'li olmus, kitaplarina alti ok çiziyordu. Ayni dönemlerde, okul siralarinda çektirdigi bir resminde ellerinin 6 parmagini havaya kaldirarak poz vermis, hocasini telaslandirmisti. O yillar bir baska baski yillariydi...

Annesi Deniz'in bir gün evden kaçtigini ve Sivas'a gelen Inönü'yü görmek için, Inönü'nün kaldigi eve gittigini anlatiyor.

Daha Sivas'ta ortaögreniminde oldugu günlerde, düsünceleri ve devrimci görüsleri, konusmalari nedeniyle baskilara ugradi. Bu baskilar Deniz'in liseden ayrilmasiyla sonuçlandi. Sivas'tan Istanbul'a gelip Haydarpasa Lisesi'ne kaydoldu. Deniz bu ilk gençlik günlerinde devrimci bir militan olmaya baslamisti artik. Çocuklugundan beri içinde sürükledigi düsünceleri olgunlasmaya baslamisti.

Lise son siniftaydi ki, Istanbul'daki devrimci hareketler içinde yerini aliyordu. Ayni günlerde Haydarpasa Lisesi'nde de üzerindeki baskilar yogunlasmaya basladi. Kibris'in, ancak emperyalizmin güdümünden siyrilmasiyla kurtulabilecegini ve bagimsiz bir devlet olabilecegini savunan bir kompozisyon yazmasi üstündeki baskilari daha da yogunlastirdi ve Deniz, Haydarpasa Lisesi'nden de uzaklastirilmis oldu.

O günlerden sonra bütün ilerici devrimci hareketlerde en önde yürüdü.

Bir ara arkadaslariyla Filistin'e gitti ve Ortadogu'daki Arap halklarinin mücadelesini yakindan izledi ve katildi. Özellikle ailesini hiç üzmemeye çalisir, onlara karsi sevgisinde asiri bir özen gösterir, anasina büyük saygi duyardi. O yillarda yogunlasmaya baslayan ögrenci hareketleriyle birlikte sik sik tutuklanmaya basladi. Ve sondan önceki tutuklanisinda, askere götürülecekken, görevliler elinden kurtulup Ankara'ya geldi... ODTÜ'de kalmaya basladi. Ve bir daha birakmamak üzere silah kusandi.

YUSUF'UN KARARLILIGI VE CESARETI POLISI SASKINA ÇEVIRMISTI...

Yusuf'un çocuklugu köylerde geçti. Kisiliginin en belirgin yanlari olan korkusuzluk ve dayaniklilik, daha 3-4 yaslarinda kendini göstermisti. Herkesi hasta eden havalarda, sapasaglam sokaga firlardi. Sözünü geçiremedigi yerde dövüsür ve çok ender aglardi.

Günlük yasaminda, kendi halinde ve son derece uysaldi. Yeni tanidigi insanlari büyük bir dikkatle inceler ve ilk sezgileri, çogunlukla onu yaniltmazdi. Sevdigi insanlara karsi saygili, efendi; kizdiklarina karsi hirçin ve huysuzdu.

Damarina basilmadikça sinirlenmez, sonuna kadar hosgörüyü elden birakmazdi. En belirgin özelliklerinden birisi de kendinden küçükleri koruyusuydu.

Yozgat'in Çekrek kazasi, Kussaray köyünde yasadiklari siralarda, bir gün babasini, anasini ve kardeslerini büyük bir tehlikeden kurtarmisti.

5-6 yaslarindaydi. Anasi, babasi, kardesiyle birlikte degirmene gidiyorlardi. O yörenin en iri ve azgin köpeklerinden biri yollari üstünde yatmaktaydi. Köpegin önünden büyük bir tedi

Dar ağacında üç fidan oku 5 bölüm

ÖLÜM NERDEN VE NASIL GELIRSE...

Hava nasil da puslu

bulutlar yumak yumak yigilmis agaçlara

incecik boynundan süzülen ter

karisirken bögründen fiskiran kana öyle derin öyle berrak ki

üstelik: çayir kuslarinin gözleri kadar

...

Pusudan gövdene alçakça sokulmuslar

dehset aç kurtlar gibi ellerinde --sinsi ve kirli-

...

Oysa

onlarin göremedigi bir sey var

kaninla yikadigin topraga

kalbinden rüzgara usulca iliserek

savrulan isyan filizleri

N. Behram 1972

:::::::::::::::::

YAN YANA YASAMIS, YAN YANA ÖLMÜSLERDI, AMA YAN YANA GÖMÜLMELERI ENGELLENDI

5 Mayis'i 6 Mayis'a baglayan saniyelerde Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in babalari, sokaklari kulaklarinda aci çinlamalarla dinlediler. Ankara'da -sokaga çikma yasagi- vardi. 3-4-5 Mayis günleri Hüseyin'in babasi Hidir Inan, Deniz'in babasi Cemil Gezmis ve Yusuf'un babasi Besir Aslan, bir gözleri kör edilecekmiscesine, son çirpinilariyla bakiyorlardi. Baktiklari her nokta kararmis, infazlar artik kesinlesmisti... Üçü de birbirinden daha az konusmaya çalisiyordu. Çocuklarinin hayat kardesligi, üç babayi Ankara'da omuz omuza getirmisti. Üçü de halktan insanlardi...

5 Mayis aksami, sabah bulusmak üzere vedalasip ayrildilar. O sabah ogullari asilacak üç baba, Ankara'nin karanlik sokaklarina dogru, üç ayri yöne uzaklasti. Hidir Inan bir yakinlarinin evinde, Cemil Gezmis bir otelde kaliyordu. Besir Aslan'in evi Ankara'daydi. Sabah otelde bulusacaklardi.

Çocuklarinin bu son gecelerinde, çikmanin yasak oldugu Ankara sokaklari, evvelki günler gibi, issiz ve gürültüsüz degildi. Gece ilerledikçe sehirlilerin sesleri evlere sinmis, Ankara'da bir baska gürültü çinlamaya baslamisti.

Zaman zaman hizla bir resmi araba geçiyor; zaman zaman uzaktan ugultular geliyordu...

Üçü de, bir ara bosanacak gibi oluyor, sonra ogullariyla yaptiklari son görüsmelerini düsünüp, metin olmaya çalisiyorlardi. Üçü de bir ara bozulacak gibi oluyor, ogullarinin yargilandiklari günleri düsünüyor, netlesiyorlardi. Üçü de bir ara kahredecek gibi oluyor, geçmis günlerin anilariyla kahirlarini dindiriyorlardi.

Ölüm ve ayrilik duygusu, bu niteligiyle, kendi tesellisini de getiriyordu. Yapilacak tek sey onlarin ölmedigini düsünmekti. Üç baba da bunu yaptilar...
6 Mayis sabahi gök sancilanirken, saat 04.00 siralarinda görevliler Deniz'in babasini almaya geldiler. Onlarin gelisleri, o ana kadar, Deniz'in babasinin yüregindeki soyut titreyisleri; soyut titreyisler halindeki düsleri bir anda donuklastirdi. Ondan sag olarak aldiklarini, ona cansiz olarak vereceklerdi... O ana kadar onun saymadiklari sey, artik onundu. Aralarinda disari çikti ve arabalarina bindi...

Bir süre sonra Deniz'in babasinin kaldigi otele Hüseyin'in babasi geldi. Otele girdi ve orada, yari uykulu beklemekte olan otelciye Cemil Gezmis'i sordu. Otelci az önce götürüldügünü söyledi. Biraz ileri çikmisti ki, otelin önüne bir polis arabasi yanasti. Çabuk çabuk içeri girip otelciye bir seyler söylediler. Otelci onlara Hidir Inan'i isaret etti. Hidir Inan'la karsilikli söylenecek hiçbir seyleri yoktu. Hidir Inan da onlarin yanina sokuldu ve otelden uzaklastilar...

Araba bir süre Ankara'nin disina dogru yol aldi. Mezarliklar Müdürlügü'ne geldiler. Hidir Inan, orada Cemil Gezmis, Besir Aslan ve Deniz'in abisi Bora disinda tanidik kimse göremedi. Fakat oda oldukça kalabalikti. Sonra Karsiyaka Mezarligi'na geldiler.

Hidir Inan oglunu görmek istedigini söyledi. -Müdür Bey-in izniyle, yanina 3-5 polis verilerek oglunun oldugu bölüme gönderildi.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin yikanilmak üzere yan yana uzatilmislardi. Üzerleri örtülüydü, fakat Deniz uzun boyuyla belliydi.

Hidir Inan sirayla üçünün de yüzünü açti ve birer birer alinlarindan öptü. Çelik gibi sertlesen alinlari altindaki çizgiler, ince bir gülümseme halinde sakaklarindan yanaklarina dogru uzaniyordu. Yasayan insan kokulari, daha gövdelerinden uzaklasmamisti. Yine de Hidir Inan'in dudaklari, alinlarinda ince bir iz birakmisti. Bu onlari son gören göz, onlara son yaklasan dudak ve insani soluk oldu.

Hidir Inan yillar sonra oglunu ancak bu sekilde, bu kadar yakindan ve içten öpebilmisti. Polisler onu seyrediyordu. Hala oglu ile kendisi arasinda duruyorlardi. Anlasiliyordu ki, bu üç insan ancak yeraltinda bakislardan uzak kalabilecekti.

Oysa zaman gösterdi ki, toprak altinda da rahat birakilmadilar. Gelen ziyaretçileri alinip götürülüyor, adeta ziyaretleri suç sayiliyordu...

Hidir Inan ilkin Deniz'i, sonra Yusuf'u ve sonra oglu Hüseyin'i alinlarindan öpmüs; onlara dogru bakarak -vatan ve bagimsiz Türkiye sag olsun- demis ve örtülerini bir daha açilmamak üzere yüzlerine örtmüstü...

Artik saat ilerlemis, vakit aydinliga varmisti. Cemil Gezmis bir an önce ölülerin gömülmesini isteyen görevlilerle tartisiyordu. Oglunu Istanbul'a götürmek istiyordu. Onun son mektubu daha kendisine verilmemisti. Deniz'in nereye gömülmek istedigini bilmiyordu.

Görevlilerden söylenenler vardi. Yüksek dereceden bir görevli -Hadi yahu, sabahi uykusuz ettik- demisti.

Deniz'in babasi, sabahin da uykusuz oldugunu ona hatirlatmis,

görevli susmustu...

Yusuf'un babasi Cemil Gezmis'e -gel bu çocuklari ayirmayalim, birlikte yasayip birlikte öldüler, onlari birlikte gömelimdiyordu.

Çikip mezarligi gezdiler. Sonunda Cemil Gezmis fazla israr etmedi. Ve Yenimahalle Belediyesi'nden mezar yeri almaya gittiler.

Görevlilerle uzun uzun tartisiyorlardi. Üçünün de babasi, ogullarinin yan yana gömülmesini istiyordu. Mezarliklar Müdürü ise -ayni mezarlikta olsun, fakat ayri ayri bölgelerde yer verecegiz- diyordu. Onlarin -çocuklarimizi ayirmayacagizisrari karsisinda, Mezarliklar Müdürü -emir böyle- demek zorunda kalmisti.

Sonunda Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in, aralarinda baska mezarlar olmasi kaydiyla, ayni sirada gömülmelerine izin verildi. Birlikte yasayan, birlikte ölen Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in, birlikte gömülmesi de, -emir böyle- oldugu için engellenmisti.

Mezar yerleri alindiktan sonra, Cemil Gezmis imam getirilmesini istedi...

Çocuklarinin kendilerine -tören yapilmamak üzere teslim

edildigi hatirlatilarak, bir an önce gömülme isleminin

yapilmasini söylediler...

Cemil Gezmis -imamin gelmesinin tören olmadigini; elbette davul-zurna getirmeyeceklerini; zaten kendilerinden baska, ölülerinin orada kimsecigi olmadigini; kendilerinden korkmamalarini- hatirlatti.

Bir görevli Cemil Gezmis'e -Onlar asilma öncesinde imam istemediler- demisti. Cemil Gezmis ise bu görevliyi -Neden istesinler, günahlari mi vardi ki?- diye yanitladi.

Sonra çocuklarini gömme islemine hazirlandilar. Mezarlik polis ve görevlilerle doluydu. Oldukça kalabaliktilar. Ilerde gruplar halinde duruyorlardi.

Cemil Gezmis, Besir Aslan, Hidir Inan ve Deniz'in abisi ölülerinin önünde namaz kilmaya hazirlaniyorlardi. Bir ara Cemil Gezmis arkasindaki polis kalabaligina dönerek -içinizde abdesti olan yok mu?- diye anlamli bir sesle sordu. Tek kipirti gelmedi o yandan. Cemil Gezmis'in sözü beklenmedik bir konuk gibi çalmisti kapilarini. Zaten bastan beri sürekli olarak, beklenmedik bir sey oluverecekmis tedirginligiyle seyrediyorlardi...

Deniz'i babasi ve abisi kucaklayip, kollariyla mezarina yerlestirdiler. Ve sirayla Yusuf'u... Hüseyin'i...

Ilerde, degisik köselerde Mahir yatiyordu... Saffet... Niyazi... Hüdai...

Artik mezarliktan ayrilma vakti gelmis, onlarla birlikte oradan, kalabalik da uzaklasmisti. Mezarligi arkada birakacak tepeyi dönerlerken, geriye dönüp baktilar. Uzakti; çocuklarinin mezarlari görülmüyordu. Fakat bazi memurlarin görevleri orada sürmekteydi...

Ankara'ya dönüp, çocuklarinin son emanetlerini toplayacaklardi. Infaz savcisi kendileriyle görüsecekti.

Gidip, asilma sonrasi üzerlerindeki esyalarin dolduruldugu torbalari aldilar.

Infaz Savcisi Hidir Inan'la görüsmüs, ona -Basin sag olsun, bu kadar infazda bulundum, bunca mert adam görmedimdemisti. Bu arada Hüseyin'in üstünden çikan 21 lira 95 kurusu babasina veriyordu. Ayrica Hüseyin'in ölmeden kendisine bir mektup biraktigini söyleyip onu da verdi. Hidir Inan -Savci Bey, demisti, Hüseyin'in bu güne gelmesi onun mertligi sonucudur, mert yasadi, mert öldü... Bu vereceginiz parayi almazdim ama, onu ölene kadar saklayacagim için aliyorum...

Savci daha sonra Yusuf'un babasina, oglunun asilma öncesinde, kolundan çikarilan Rigi marka saati ve 17 lira 50 kurusu verdi. Ayrica Yusuf'un ölmeden yazdigi iki mektuptan, köyüne ve akrabalarina olanini alikoyup, babasina hitaben yazdigini Besir Aslan'a verdi.


Besir Aslan öbür mektubun da verilmesi için çok israr etmis, fakat mektup verilmemisti.

Idamlar sirasinda tutulan -Ölüm Infaz Zabit Vakasi-nda -... Yusuf Aslan tarafindan, daha önce babasina ve bütün akrabalarina hitaben yazdigi iki adet mektup, savci yardimcisi Sami Ugur'a verildi ve bunlarin babasina her ikisinin de teslimi istendi...- diye resmi kayita geçmis olmasina ragmen, -bütün akrabalarina- hitaben yazdigi mektup hala yerine verilmemistir.

Ölüm öncesi, bir insanin yazdigi veda mektubunun, hangi kanun maddesince yasaklandigi belli degildir. Bugün mahkemelerde mektuplarin suç delili bile sayilmadigi açikken, Yusuf son mektubuyla da suçlanmis, takibata ugramisti. Ölümünün hemen ertesinde yeni bir yargilanmadan geçiriliyordu...

Savcinin mektubu -kesin olarak- veremeyecegini bildirmesi üzerine, Besir Aslan israrindan vazgeçti. Yalniz bir kere

okutup dinledi...

Yusuf bu son mektubunda köyüne ve akrabalarina veda ederken, emperyalizme karsi sürdürülen mücadeleyi halkin durumunu, sömürüyü anlatiyor, gelecek günlere olan umudunu belirtiyor, fasizmi lanetliyordu...

Çirpinarak sabaha varmis bir gecenin karanligi, aydinlikla çelinirken, Ankara'da sokaga çikma yasagi da sonuçlanmisti... Infaz haberi, ilk bültenlerle Ankara'da, bir uçtan bir uca Anadolu'ya yayildi...

O gün 6 Mayis'ti, Halkin -Hidirellez- günü. Topraga tohum atilirdi Hidirellez'de... Halk inancinda topragin bereket vakti diye bilindigi bir gündü...

:::::::::::::::::

Ah, ardi ardina kenetlenen ölüm

ah, hinci sabirla bezeyen sir

yazmadaki sirmasi aglayisin tirnaklara oturan kan

...

Ey yanginlarda patlamaya hazirlanan merak

ey içimi eksi sularla çalkalayan bas dönmesi

issiz ipissiz boslugu aysiz gecenin

ölümle yasamak arasindaki serit

naneler, kekikler, ebegümeçleri

ve sifali bulutu kaynar kükürt deresinin

çekiyor altimdan nemli dösegimi

...

Ah, yürekleri topraga saplanan arkadaslarim

ah, oglaklarin, taylarin, buzaglarin

aci otlarla kararan damaklari

(aksamlari barut kokusuyla dönsem de odama)

sancisi: çaresiz seyrettigim ölümün Ah, bir kere daha kederliyim

ah, çilgin bir askin kollarinda incelen biçak

seni öperek bilemeliyim

N. Behram

:::::::::::::::::

YUSUF ASLAN SON MEKTUBUNU SENATONUN IDAMLARI ONAYLADIGI GÜN YAZMlSTI...

6 Mayis'i Ankara büyük bir sessizlik içinde geçirdi. Ana caddelerde, sokak aralarinda, okul önlerinde, duraklarda hüzünlü insanlar kadar, güvenlik önlemleri de göze çarpiyordu.

Ikiser üçer sivil-resmi güvenlik görevlileri dolasiyor, görevleri geregi, incelen bakislari izliyorlardi.

Ölüm hangi nitelikte olursa olsun, yine de kendi agirligiyla gelir. Ve o gün Ankara'daki ölüm, aglamayi dahi yasaklayan

cinstendi. Haberi ilk veren spiker, huzurundan edildi. Mezarliga ilk giden genç tutuklandi. Sokakta ilk bagiran bir kadin, alinip götürüldü.

Ve binlerce insan yeralti yataginda akan bir dere gibi,

içinde yasadi duygularini.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in analari: Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in babalari, kardesleri de o sabah, duygulari içlerine bastirilmis olarak yasadi.

Sabahin ilk saatiyle birlikte evlerini görevliler çevirmisti. O gün dahi, dostlariyla aralarina kara gölgeler devrildi.

Üç gencin babalari bütün gün çirpindi durdu Ankara'da. Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i ölümün karsisinda oldugu günlerde savunan avukatlar, ölümlerinden sonra babalarina, son görevlerini yapmanin aci telasindaydilar.

Avukat Zeki Oruç Erel, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in, daragacinda öldürüldükleri günle ilgili anilarini söyle anlatiyor:

-5 Mayis'i 6 Mayis'a baglayan gece, evde sabaha kadar uyumadan bekliyorum. Sokaga çikma yasagi devam ediyor. Sabah saat 05.00'te telefon çaliyor; telefonda, yakindan tanidigim, Yusuf'un babasi Besir Aslan:

'Zeki bey, biz mezarliktan telefon ediyoruz..'

Telefonu, Deniz'in babasi Cemil Gezmis aliyor:

'Zeki bey, bizim buradaki isler için herhangi bir yardima ihtiyacimiz yoktur. Buradaki isleri biz kendimiz görebiliriz ve esasen görmekteyiz. Ancak; çocuklar ölmeden önce bize birer mektup birakmislar. Ögrendigimize göre, mektuplar infaz savcisinda imis. Sizi aramamizin nedeni; mesai saatinde bulusup, mektuplarimizi almak içindir. Bir yer ve saat kararlastirip, mektuplarimizi alalim.'

Yer ve saat kararlastirip telefonu kapiyoruz.

Artik, onlarin aramizdan ayrildigini ögrenmis bulunuyorum. Hem de babalarindan!..

Evden çikip, dogruca, infazlarda bulunacagini bildigim, arkadasim Av. Mükerrem Erdogan'in evine gidiyorum. Evde 5-10 kisi daha var. Haliyle, aci haberden hepsi allak-bullak olmus. Mükerrem ise; iki saat öncenin etkisiyle donmus kalmis, yüzümüze anlamsiz bakiyor. O'na olanlari, hemen simdi, aynen anlatilmasini; Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in, ölüm karsisinda takindiklari tavri tesbit etmek istedigimizi söylüyoruz. Infazlari tekrar yasayarak, aynen anlatiyor. Ve sözlerini söyle bagliyor:

'Size serefimle temin ederim ki; çocuklar 2 saat önce idam olmadilar. Hiç tartisilmayacak biçimde, bu bir devrimci eylemdi.'

6 Mayis 1972 sabah saat 9.00'da Ankara Adliye Binasi'ndayiz. Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un mektuplarini almak için, babalariyla birlikte, Infaz Savcisi Sami Ugur'un odasina çikip, gelis nedenimizi söylüyoruz. Sami Ugur'un, mektuplari vermemek için, o gün takindigi tavrini hala unutamam. Çocuklarini daha birkaç saat önce kaybetmis olan babalara; istemeseler bile mektuplari vermekte kanunen zorunlu iken, gerçegi söylemiyor.

-Ben mektuplari sikiyönetime verdim (!)-

Hepimizde son derece gergin bir hava, Ankara Savcisi Fazil Alp'e gidiyoruz. Mektuplari, ne pahasina olursa olsun, almadan buradan ayrilmayacagimizi, bu yüzden çikabilecek olaylarin sorumlulugunun bize ait olmayacagini, kesinlikle, belirtiyoruz. Fazil Alp durumun farkinda; infaz savcisini çagirtip gerekli talimati veriyor, biraz önce kendisinde mektuplarin bulunmadigini söyleyen Sami Ugur'dan, mektuplari aliyoruz...-

Yusuf iki mektup birakmisti; biri babasina, digeri akrabalarina. Akrabalarina yazdigi mektubu vermediler. Ancak, verilmeyen bu mektup infazlarda bulunan avukatlar ve babasi tarafindan okundu. Bu metin; okuyanlarca, hemen o gün; yani

6 Mayis 1972 günü, yazili olarak saptandi. Av. Zeki Oruç

Erel'den edindigimiz bu metinde Yusuf söyle diyor:

2 Mayis 1972

Mamak-Askeri Cezaevi

Bütün Akrabalara,

Bu mektubumu okudugunuz zaman, artik aranizda olmayacagim. Mektubumu, senatonun idamlarimizi onayladigini ögrendigim anda yaziyorum. Sundan emin olmalisiniz ki; bu güne kadar davama olan inancim sarsilmamistir. Sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsilma olmayacaktir.

Ben, halkimin kurtulusu, Türkiye'nin tam bagimsizligi için savastim. Sizler beni taniyorsunuz. Bir yildan beri, bu bir avuç sömürücüler, vatan saticilari, isbirlikçiler; ellerindeki bütün imkanlarla, bizi disardan yardim gören, beyinleri yikanmis, vatan haini, disardan emir alan, bölücü, anarsist diye tanitmaya ve halkimizdan bizi koparmaya çalistilar. Bu bir avuç azinliga göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancilarla isbirligi yapmak, NATO'yu, Amerika'yi savunmak, 6'inci Filo'yu agirlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan hashas ekimini elinden almak, isçinin grev hakkini engellemek. Amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir.

Biz bunlara karsi çiktik. Bunun için; biz vatan haini, onlar vatansever oldular.

 

Bizi, bu mücadelemizden dolayi, güya adil mahkemelerinde yargilayan ve yine adil kurumlarin eli ile asacak olanlar bilmelidirler ki; biz halkimizin kurtulusu ve Türkiye'nin bagimsizlik mücadelesi ugruna, serefimizle bir defa ölecegiz. Bizi asanlar ve astiranlar ise; her gün bin defa öleceklerdir.

Son sözüm: Yasasin isçiler, köylüler! Yasasin Devrimciler! Yasasin halkimin kurtulusu ve bagimsizligi için savasanlar! Yasasin tam demokratik Türkiye'nin kurulmasindan yana olanlar!

Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun Sunay, Erim, Tagmaç, fasist koalisyonu.

YUSUF ASLAN SON MEKTUBUNU SENATONUN IDAMLARI ONAYLADIGI GÜN YAZMlSTI...

6 Mayis'i Ankara büyük bir sessizlik içinde geçirdi. Ana caddelerde, sokak aralarinda, okul önlerinde, duraklarda hüzünlü insanlar kadar, güvenlik önlemleri de göze çarpiyordu.

Ikiser üçer sivil-resmi güvenlik görevlileri dolasiyor, görevleri geregi, incelen bakislari izliyorlardi.

Ölüm hangi nitelikte olursa olsun, yine de kendi agirligiyla gelir. Ve o gün Ankara'daki ölüm, aglamayi dahi yasaklayan cinstendi. Haberi ilk veren spiker, huzurundan edildi. Mezarliga ilk giden genç tutuklandi. Sokakta ilk bagiran bir kadin, alinip götürüldü.

Ve binlerce insan yeralti yataginda akan bir dere gibi, içinde yasadi duygularini.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in analari: Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in babalari, kardesleri de o sabah, duygulari içlerine bastirilmis olarak yasadi.

Sabahin ilk saatiyle birlikte evlerini görevliler çevirmisti. O gün dahi, dostlariyla aralarina kara gölgeler devrildi.

Üç gencin babalari bütün gün çirpindi durdu Ankara'da. Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i ölümün karsisinda oldugu günlerde savunan avukatlar, ölümlerinden sonra babalarina, son görevlerini yapmanin aci telasindaydilar.

Avukat Zeki Oruç Erel, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in, daragacinda öldürüldükleri günle ilgili anilarini söyle anlatiyor:

-5 Mayis'i 6 Mayis'a baglayan gece, evde sabaha kadar uyumadan bekliyorum. Sokaga çikma yasagi devam ediyor. Sabah saat 05.00'te telefon çaliyor; telefonda, yakindan tanidigim, Yusuf'un babasi Besir Aslan:

'Zeki bey, biz mezarliktan telefon ediyoruz..'

Telefonu, Deniz'in babasi Cemil Gezmis aliyor:

'Zeki bey, bizim buradaki isler için herhangi bir yardima ihtiyacimiz yoktur. Buradaki isleri biz kendimiz görebiliriz ve esasen görmekteyiz. Ancak; çocuklar ölmeden önce bize birer mektup birakmislar. Ögrendigimize göre, mektuplar infaz savcisinda imis. Sizi aramamizin nedeni; mesai saatinde bulusup, mektuplarimizi almak içindir. Bir yer ve saat kararlastirip, mektuplarimizi alalim.'

Yer ve saat kararlastirip telefonu kapiyoruz.

Artik, onlarin aramizdan ayrildigini ögrenmis bulunuyorum. Hem de babalarindan!..

Evden çikip, dogruca, infazlarda bulunacagini bildigim, arkadasim Av. Mükerrem Erdogan'in evine gidiyorum. Evde 5-10 kisi daha var. Haliyle, aci haberden hepsi allak-bullak olmus. Mükerrem ise; iki saat öncenin etkisiyle donmus kalmis, yüzümüze anlamsiz bakiyor. O'na olanlari, hemen simdi, aynen anlatilmasini; Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in, ölüm karsisinda takindiklari tavri tesbit etmek istedigimizi söylüyoruz. Infazlari tekrar yasayarak, aynen anlatiyor. Ve sözlerini söyle bagliyor:

'Size serefimle temin ederim ki; çocuklar 2 saat önce idam olmadilar. Hiç tartisilmayacak biçimde, bu bir devrimci eylemdi.'

6 Mayis 1972 sabah saat 9.00'da Ankara Adliye Binasi'ndayiz. Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un mektuplarini almak için, babalariyla birlikte, Infaz Savcisi Sami Ugur'un odasina çikip, gelis nedenimizi söylüyoruz. Sami Ugur'un, mektuplari vermemek için, o gün takindigi tavrini hala unutamam. Çocuklarini daha birkaç saat önce kaybetmis olan babalara; istemeseler bile mektuplari vermekte kanunen zorunlu iken, gerçegi söylemiyor.

-Ben mektuplari sikiyönetime verdim (!)-

Hepimizde son derece gergin bir hava, Ankara Savcisi Fazil Alp'e gidiyoruz. Mektuplari, ne pahasina olursa olsun, almadan buradan ayrilmayacagimizi, bu yüzden çikabilecek olaylarin sorumlulugunun bize ait olmayacagini, kesinlikle, belirtiyoruz. Fazil Alp durumun farkinda; infaz savcisini çagirtip gerekli talimati veriyor, biraz önce kendisinde mektuplarin bulunmadigini söyleyen Sami Ugur'dan, mektuplari aliyoruz...-

Yusuf iki mektup birakmisti; biri babasina, digeri akrabalarina. Akrabalarina yazdigi mektubu vermediler. Ancak, verilmeyen bu mektup infazlarda bulunan avukatlar ve babasi tarafindan okundu. Bu metin; okuyanlarca, hemen o gün; yani

6 Mayis 1972 günü, yazili olarak saptandi. Av. Zeki Oruç

Erel'den edindigimiz bu metinde Yusuf söyle diyor:

2 Mayis 1972

Mamak-Askeri Cezaevi

Bütün Akrabalara,

Bu mektubumu okudugunuz zaman, artik aranizda olmayacagim. Mektubumu, senatonun idamlarimizi onayladigini ögrendigim anda yaziyorum. Sundan emin olmalisiniz ki; bu güne kadar davama olan inancim sarsilmamistir. Sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsilma olmayacaktir.

Ben, halkimin kurtulusu, Türkiye'nin tam bagimsizligi için savastim. Sizler beni taniyorsunuz. Bir yildan beri, bu bir avuç sömürücüler, vatan saticilari, isbirlikçiler; ellerindeki bütün imkanlarla, bizi disardan yardim gören, beyinleri yikanmis, vatan haini, disardan emir alan, bölücü, anarsist diye tanitmaya ve halkimizdan bizi koparmaya çalistilar. Bu bir avuç azinliga göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancilarla isbirligi yapmak, NATO'yu, Amerika'yi savunmak, 6'inci Filo'yu agirlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan hashas ekimini elinden almak, isçinin grev hakkini engellemek. Amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir.

Biz bunlara karsi çiktik. Bunun için; biz vatan haini, onlar vatansever oldular.

 

Bizi, bu mücadelemizden dolayi, güya adil mahkemelerinde yargilayan ve yine adil kurumlarin eli ile asacak olanlar bilmelidirler ki; biz halkimizin kurtulusu ve Türkiye'nin bagimsizlik mücadelesi ugruna, serefimizle bir defa ölecegiz. Bizi asanlar ve astiranlar ise; her gün bin defa öleceklerdir.

Son sözüm: Yasasin isçiler, köylüler! Yasasin Devrimciler! Yasasin halkimin kurtulusu ve bagimsizligi için savasanlar! Yasasin tam demokratik Türkiye'nin kurulmasindan yana olanlar!

Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun Sunay, Erim, Tagmaç, fasist koalisyonu.

T. Yusuf Aslan

 

YALNIZ DEGILLER...

Saydam ve islak ölüm

eger boyunlarina geçirilen ilmikten

gökten bir firtinayi koparir gibi

koparacaksa cigerlerini

nefesimi onlara verecegim

kalbimdeki yasayan tipirtiyi

gözlerimi onlara verecegim

oyarak kirpiklerimle dünyada

aciya ve öfkeye dair bütün görüntüleri

...

Urgan

demir yollarinda

fabrikalarda

gün boyunca çigligin dinmedigi

sehrin uzak semtlerine dolusan isçilerin,

pamuk seline yaprak yaprak dökülen

tütünde

zeytinde

findikta

çam denizinde ormanlarin

ve verimsiz düzlüklerinde kurak topragin

açligin çan çekisini

tirnakla

terle

susturmaya çalisan yoksul köylerin

gözlerinde parlamaya baslayan

umut için dügümlendi

 

Saydam ve islak ölüm

eger boyunlarina geçirilen dügümden

dökecekse körlerin alfabesini

yumrugumu onlara verecegim

yasayan yumrugumu

agzimi onlara verecegim

yeryüzünün bütün mert ölüleri için

toplayarak kanli kelimeleri

SiNAN'LA HÜSEYIN'IN ARKADASLIGI KAVGA IÇINDE BASLADI, SON ANA KADAR AYNI DUYGUYU TASIDILAR...

Mustafa Yalçiner mahkemedeki sorgusunda -Üç yigit vatansever arkadasim, gözlerim önünde, yarali yarali kursunlanirken...diyordu.

Sözünü ettigi arkadaslari Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdogan'di. Yalçiner ayni olayda yarali olarak ele geçirilmisti... Yedi kisiydiler. Denizgil yakalanali iki ayi geçmisti... Onlari kurtarabilmenin girisimindeydiler.

Karaha Geçidi yöresindeki, Amerikan Radar Üssü'nü basacaklardi. Ihbar sonucu, Inekli Köyü yakinlarinda çevrildiler...

Deniz'in Gemerek'te, Yusuf'un Sarkisla'da yakalanislari, Akçadag Nurhak Daglari'ndaki karargahlarinda onlari beklemekte olan Sinangili derinden etkilemisti...

Bir süre neler yapabileceklerini düsündüler. Yirmiden fazla arkadastilar. O sira Hüseyin, Ankara'dan ayrilmisti. Sinangil'le irtibat kurmaya çalisiyordu.

Dar ağacında üç fidan oku 4 bölüm

TELASLANMISLAR, DENIZ'IN AYAGIlNDAKI ZINCIRI AÇAMIYORLARDI... DENIZ GÜLÜMSÜYORDU.

Avukatlar Hüseyin'in oldugu odaya girerlerken bir albayla karsilastilar. Albay -Dini telkin istemiyorlar- dedi. Bunu anlamli bir sesle söylemisti. Müslüman olmadiklarini çagristirmak istiyordu.

Avukatlar -Bu sadece onlarin bilecegi bir is- dedi. Albay -Tabii siz de bilirsiniz,- diye ayni sezdirmeyi, bu kez avukatlara yöneltti.

Aylardan mayisti. Günlerden Mayis'in 6'si. -Hidirellezgünü diye yaziyor takvimler, -Alaçam, Samsun, Geyikasan Hidirellez günü... Karacabey, Bursa Hidirellez senlikleri...Halkin her yil sevgili gibi karsiladigi bir gün. Darginlarin baristigi, çocuklarin, canlilarin, doganin senlendigi, armaganlar alinip verildigi bir gün.

Yerlesmis Islam gelenegine göre Hidir ve Ilyas peygamberlerin her yil bulustuklarina inanilan gün. Inanisa göre ölümsüzlüge erismis bu iki peygamberin bulusmalari, kutlanarak anilir.

Avukatlar Hüseyin'in bulundugu odaya girecekken duyduklari bu sözle sinirlenmislerdi. Hüseyin babasini düsünüyordu odada, Hidir'di babasinin adi, Hidir Inan.

Aylardan mayisti. Günlerden Mayis'in 6'si. Inanisa göre ölümsüz peygamber Hidir baba baharin mustulayicisidir. Bastigi yerde güller açilir, bülbüller ötüsmeye baslar, baharin bereketi hissedilir... O gün sarkilar söyleme günüdür.

Kizlar evlilige niyet tutar. Hastalarin iyilesme umudu dirilir, tazelenir. Canlilarin cani yakilmaz. Karincalarin bile incinmesinden sakinilir. Iyilik günüdür Mayis'in 6'si. Hidirellez, halkin günüdür...

Avukatlar albaydan geçip Hüseyin'in bulundugu odaya girdiler. Hüseyin de Deniz ve Yusuf'un durumundaydi. Birkaç görevli omuzlarindan tutmaktaydi.

Avukatlarini görünce büyük bir mutluluk ve derin bir gülümsemeyle -Hosgeldiniz- dedi. Avukatlar ona bir arzusu olup olmadigini sordular. -Bir arzum yoktur. Sizlere çok tesekkür ederim.- dedi.

Sonra Hüseyin avukatlarina -Babam Ankara'da mi?- diye sordu. Avukatlar Ankara'da oldugunu söylediler. Hüseyin -Nasil?- diye sürdürdü sorusunu. -Iyi ve seninle iftihar ediyor- diye yanitladi avukatlari.

Bu arada avukatlar görevlilere Hüseyin'in de arkadaslariyla vedalastirilmasini hatirlattilar.

Hüseyin ayni sicaklik ve canlilikla Deniz ve Yusuf'la odalarinda birer birer kucaklasti. Zincirleri ve baglari, üçünün de bu vedalasma aninda gövdelerine alabildigine agirlik veriyordu. Omuzlari ve baslarinin hareketiyle birbirlerine sokuluyorlardi.

Hüseyin önce basgardiyan odasinda Deniz'le, sonra yandaki diger odada Yusuf'la, konusacak çok seyleri olan, ama ayrilmak zorundaki insanlarin can sevinciyle bakisti. Hiçbir sey sakadan degildi. Fakat yasayan gülümseyislerinde, çocuksu, sakacil bir incelik vardi.

Bir birlikteligin, yasamadaki son karsilasmalari da böylece bitti. Hüseyin görevliler arasinda bekleme yeri olan, avukatlarla mahkumlarin görüsme odasini getirilip sandalyesine oturtuldu.

Üçü de ilkin kendisinin asilmasini isteyen bir duygu tasiyordu. Onlari daragacina çikmak degil, daragacina çikacak arkadaslarini seslerden, kipirtilardan dinlemek zorunlulugu incitiyordu. Fakat bu son deneylerine de dik duruyorlardi.

Saat 01.00'i geçiyordu.

Bu ara avukatlar Deniz'in bulundugu odaya döndüler.

Deniz ayaklari zincirli, elleri arkadan bagli bir durumda daragacina bakan pencereye karsi oturdugu yerden yazdirdigi son mektubunu tamamlamak üzereydi. Onun bitirmesini beklediler.

-... Son anda yaptiklarimdan en ufak bir pismanlik duymadigimi belirtir, seni, annemi, agabeyimi ve kardesimi devrimciligimin olanca atesiyle kucaklarim... Oglun Deniz Gezmis.-

Mektup tamamlanmisti.

Infaz savcisi Sami Ugur, Deniz'e sokulup, elindeki basili kagittan idam kararinin özetini okuyup; bir diyecegi olup olmadigini sordu. Deniz, kararin kendisine ait oldugunu, bir diyecegi olmadigini belirtti.

Savci görevlilere -zincirleri çözün- dedi. Bir görevli yari telasli, yari çekingen bir tavir içinde, elindeki anahtarla zincirlerin kilidini kurcalamaya basladi... Açamiyordu. Elindeki anahtar kilide uymuyordu. Bunun üzerine basgardiyan birkaç anahtar daha verdi. Kilidi yine açamadilar.

Bu durum odadakilerde yeni bir sabirsizlik havasi estirmisti. Kendi kendine söylenenler vardi.

On bes dakika kadar beklenildi. Birisinin -Zincirleri çözmeye lüzum yok, zincirleriyle çikarilsin- dedigi duyuldu. Infaz savcisi Sami Ugur -Bunlar efendi çocuk, prangayi çözelimdiye karsilik verdi ve -Kilidi kim kilitlediyse acele bulun komutunu verdi.

Adami bulup getirdiler. Ve zincirler çözülebildi. Deniz zincirlerini çözen adama -Postallarimin bagini bile baglamaya vakit birakmadan beni apar topar buraya getirdiler. Sehpada bu haliyle postallarim ayaklarimdan düsecekler. Onlari bagla..- dedi. Görevli, Deniz'in postallarini bagladi.

Bu arada Deniz'e, beyaz bezden dar bir idam gömlegi giydirdiler. Ayaklarina kadar uzandi...

Gitme vakti gelmisti.

Deniz avukatlarina dönerek veda etti. Çevresini aci bir gülümsemeyle süzdü ve avludaki sehpaya dogru metin adimlarla yürüdü.

Idam gömleginin dar olmasi ve ellerinin bagli olmasi nedeniyle sehpaya destekle çikti. Sehpada üç ayakli bir tabure vardi. Deniz ona da çikip ilmigi boynuna kendisi geçirmeye çalisti.

Ilmigi boynuna geçirdiginde, seyredenlerden bazilari, cellada baslariyla tabureyi çek isareti veriliyordu. Deniz birden, safagi daha sökmemis bu bahar sabahinin, serin sessizligine dogru yanki veren bir sesle bagirmaya basladi:

 

-YASASIN TÜRKIYE HALKININ BAGIMSIZLIGI, YASASIN MARKSIZM-LENINIZMIN YÜCE IDEOLOJISI, YASASIN TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAGIMSIZLIK MÜCADELESI, KAHROLSUN EMPERYALIZM!-

Çevredeki görevliler telaslandilar. Deniz'in son sözcügü bitmemisti ki, cellat aceleyle tabureyi altindan çekti. Cigerinden yükselen son sözcügü tasiyan nefes, dudagina varamadan, girtlaginda tikandi.

Taburenin çekilmesiyle Deniz bosluga yigilmisti. Fakat onun uzun boyunu cellat hesap edememisti: Deniz'in ayaklari taburenin altindaki masaya çarpti. Hemen masayi da çektiler.

Saat 01.25'i gösteriyordu.

Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek geregi saygi durusunu geçmisti. Avukatlarin yüzlerini derin bir hüzün doldurmustu. Denizgili ölüme mahkum eden 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi'nin Baskani Tuggeneral Ali Elverdi, elleri arkasinda; agzinda sigara Deniz'i seyrediyordu. Ankara savcisi Fazil Alp, Tevfik Türüng, Sami Ugur, yüksek rütbeli birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar doktor infazda hazir bulunmustu. Özellikle imamin asiri derecededuygulandigi görülüyordu. Infaz savcisi Sami Ugur, kendince espriler yapip yine kendi gülüyordu.

Deniz'in gögsüne, karar özetini içeren bir beyaz karton astilar. On dakika kadar sonra, görevli doktor gömlegini siyirip nabzina bakti. Deniz'in nabzi çarpiyordu. Beklediler...

On-on bes dakika sonra nabza tekrar bakildi. Deniz'in nabzi durmamisti. Bekliyorlardi. Deniz ipin ucunda bir dal gibi, alaca havada agir agir dönüyordu. Sadece basi ve postallari, uzun ince beyazligin iki ucunda, iki gri noktaydi.

Gemerek'te yakalandigi gün kalbi ve beyni arasinda dolastirdigi ölüm duygusu, onu daragacinda, boynunda bulmustu.

Elli dakika öylece kaldi.

02.15'de ipi kestiler.

:::::::::::::::::

KANAYAN ÜZÜMLER

Elleri bagli, bilekleri

gözleri açik... kan yok gözkapaklarinda

yalniz gevseyen bir omurga, kirilan ayna parçalari

...

Yalniz gevseyen bir omurganin

saçlara bulasan islakligi

cansiz sarkisi bir gövdenin

...

Hayir, bagirmak için vakit erken

geceyi bölmeliyiz geceyi...

halkin çirpinislar biriktiren karanligini,

gül yapraklarinda yagmur taneleri gibi

ölümü sabirla tasimaliyiz bagrimizda

...

Isik kiriliyor --nasil olsa kirilacakti-

oksarken güvendigimiz hayat

karanliklara alisarak baskaldirdi

bulut gibi tasinan pankartlarla

olgun meyvalardan fiskiran suyla

acinin ve akmayan gözyasinin sirriyla

ah, bir ter gibi gitgide soguyan kansiz ölüler

kanayan üzümleri görüyorum

kanayan üzümleri

yasadigimiz bag evlerinde

bag evlerinde

YUSUF ODASINDAN ALINIRKEN -DENIZ-IN SESINI DUYDUM- DIYORDU...

Deniz daragacindan indirilip götürülürken, Yusuf'u odasindan çikardilar. Basgardiyan odasina getirdiler. Gelirken -Deniz'in sesini duydum- diyordu. Deniz'in oturmus oldugu sandalyeye bu kez Yusuf'u oturttular.

Ayaklarindaki zincirler çözüldü. Kendisine hüküm okundu. Bir diyecegi olup olmadigi soruldu. -Bir diyecegim yok karar bana aittir- dedi.
Doktor çagirdilar. Yusuf -Hiçbir seyim yok, sanki komada olsam asmayacak misiniz? dedi.

Bu arada Yusuf babasina yazdigi ile köyündeki akrabalarina ve köy halkina yazdigi son mektuplarini avukatlarinin almasini istedi. Yusuf son mektuplarini dört gün önce cezaevindeki hücresinde yazmis, koynuna koymustu.

Mektuplari infaz savcisi aldi. Yusuf -Mektuplarini yerlerine verecek misiniz?- diye sordu. Infaz savcisi -Elbette verecegiz, bize güvenin yok mu?-, diye yanitladi. Yusuf gülümseyerek, -Niye güvenim olsun?- diye karsilik verdi...

Yusuf'un babasina yazdigi son mektubu söyleydi: Sali
2.5.1972

Sevgili Babacigim...

Bu mektubu aldigin zaman ben ebediyen bu dünyadan göç etmis olacagim. Ne kadar sarsilacagini tahmin ediyorum. Bir buçuk seneden beri benim yüzümden nasil üzüntü içinde oldugunuz malum. Bu son olayi da metanetle karsilamanizi sadece dileyebiliyorum.

Babacigim, bu olayda da annemin ve Yücel'in senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçlari çok. Bunun için ne hadar metin olursan, hem senin sagligin için, hem de onlar için o kadar iyi olur. Elbette ki, yillarca emek verip yetistirdigin bir ogulun, birgünde öldürülmesi kolay gögüslenecek bir olay degildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karsi mücadele verdigimi biliyorsunuz. Ben bu açidan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. Sizlerin de bu bakimdan rahat ve huzur içinde oldugunuzu ve olacaginizi biliyorum.

Babacigim, annemin ve Yücel'in senin desteklerine muhtaç olduklarini yukarda söylemistim. Onlari rahat ettirmek için bütün gücünü kullanacagindan zaten eminim. Babacigim burada sunu ilave edeyim ki, Yücel'in hastaligindan kendimi sorumlu hissediyorum. Yücel için her seyinizi ortaya koyacaginiz konusunda da kuskum yok. Ablamlar için söyleyecegim, fazla üzülmesinler. Olayin sarsintilari geçtikten sonra normal hayatlarini devam ettirsinler. Mehtap'a ne diyeyim... Benim için her zaman bol bol öpün.

Babacigim cezaevinde kalan arkadaslari arasira yoklarsan, hallerini, hatirlarini sorarsan çok memnun olurum. Her biri oglun sayilir. Disarda bizler için ugrasan dostlarimi ve dostlarini hiçbir zaman unutmayacagini biliyorum.

Mektubum burada biterken sizi, annemi, Yücel'i, ablami, Aziz agabeyi, Mehtab'i hasretle kucaklarim babacigim... Saglicakla kalin.

HOSÇAKALIN

T. Yusuf Aslan

Yusuf'un babasina yazdigi bu son mektubu yerine verilmisti, fakat köyüne ve akrabalarina yazdigi mektup yerine verilmedi.

Yusuf'un infaz savcisina -Niye güvenim olsun?- karsiligi daha sonra haklilik kazanmisti.

Savciyla bu konusmasi sirasinda Yusuf'un beyaz idam gömlegini getirdiler. Yusuf -Beyaz gömlegi giymesem asamaz misiniz?- diye sordu. -Usül böyle- diye karsilik verdiler.

Bu ara Yusuf karsisinda oturan ve çevresindekilerin kendisine -müdür bey- dedigi birine (Birinci Sube Müdürü'ne) -Yine iskencelere devam ediyor musunuz?- diye sordu. Müdür birden irkilip, -Biz öyle bir sey yapmayiz- diye yanitladi. Yusuf gülümseyip basini hafifçe bükerek, -Peki elektrik iskencesi nasil gidiyor?- dedi. Müdür yine -Bizde böyle bir sey yoktur- diye yanitlayinca, Yusuf, müdüre -Sizin çocugunuz var mi?- diye sordu. -Bir kizim var- diye karsilik verdi müdür. -Nerede okuyor?- diye sorusunu sürdürdü Yusuf; müdür de -Okula gitmiyor, daha küçük bir kiz- dedi. Daha sonra müdür Yusuf'a ODTÜ'de hangi bölümde okudugunu sordu. Yusuf -Fizik bölümü ikinci sinifta idim- diye yanitladi. Yusuf'un konusmasindaki rahatliktan onun idam edilecek biri oldugunu unutmustu sanki müdür. -Ikinci sinifta idimdeyisi birden havayi etkiledi.

Daha sonra Yusuf'a avukatlari -sigara içer misin?- diye sordular. -Son bir defa içeyim- diye yanitladi.

O ara tuvalete gitmek istedigini söyledi. Infaz savcisinin izniyle tuvalete götürdüler. O tuvaletteyken savci -Dikkat etsinler,orada pencere vardir- diye seslendi.

Yusuf tuvaletten döndügünde, infaz savcisi -Yusuf'u bekletmeyelimdedi. Beyaz gömlegi giydirdiler.

Yusuf avukatlariyla vedalasip, güler bir yüzle idam sehpasina dogru yürüdü. Masaya ve tabureye çikti. Ilmigi boynuna geçirmisti ki gür bir sesle bagirarak söyle söyledi:

-BEN HALKIMIN BAGIMSIZLIGI VE MUTLULUGU IÇIN SEREFIMLE BIR DEFA ÖLÜYORUM. SIZLER, BIZI ASANLAR SEREFSIZLIGINIZLE HER GÜN ÖLECEKSINIZ. BIZ HALKIMIZIN HIZMETINDEYIZ. SIZLER AMERIKA'NIN HIZMETINDESINIZ.. YASASIN DEVRIMCILER KAHROLSUN FASIZM..!-

Yusuf bagirirken seyredenler arasindan biri aceleci bir sesle -Sehpaya vur, sehpaya vur, sehpaya vur- diyordu. Celladin hareketleri çabuklasti. Yusuf ayagiyla tabureye vurmaya çalisirken cellat onu altindan çekti, sonra masayi da aldi. Yusuf'un da son sözcügü agzinda kalmisti. Bosluga çakilmasiyla birlikte disleri kenetlenmis, adeta son sözcügü isirarak söylemisti...

Saat 02.25'i gösteriyordu.. Ayni kisiler onu da ayni sekilde seyrettiler... Agir agir dönüyordu ipin ucunda. Sonra bir

külçe halinde durdu. Sadece esintiyle idam gömleginin uçlari uçusuyordu...

02.50'de ipi kestiler...
Az sonra Hüseyin, Merkez Cezaevi'ndeki avukatlarla mahkumlarin görüsme odasindan alinip, basgardiyan odasina getirildi. Deniz ve Yusuf'un daha önce oturtuldugu sandalyeye oturtulup, ayaklarindaki zincirler çözüldü.

O sirada avukatlari, Hüseyin'e sigara vermek istediler. Hüseyin içmeyecegini söyleyip tesekkür etti.

Bir ara infaz savcisi Hüseyin'e, -Sariz'in içinden misiniz, köyünden misin?- diye sordu. Hüseyin -Sariz'in içindenim, siz Kayseri'nin neresindensiniz?- dedi. Infaz Savcisi -Kayseri'nin içindenim- diye karsilik verdi.

Ve savci bu konusmadan sonra, hakkindaki idam kararini Hüseyin'e okuyup, sordu: Hüseyin -Karar bana aittir, bir diyecegim yoktur- dedi. Bu ara Hüseyin daha önce hücresinde babasina yazdigi kisa mektubunu alip, babasina vermelerini söyledi... bu son mektubunda Hüseyin sunlari yazmisti:

-Babama, Anneme, Kardeslerime ve yakin arkadaslarima,

Söyleyecek fazla söz bulamiyorum.

Bir insanin sonunda karsilasacagi tabii sonuç bildiginiz sebeblerden dolayi erken karsima çikti.

Üzüntü ve acinizi tahmin ediyorum.

Ileride durumu çok daha yakindan anlayacaginiz inancindayim.

Metin olunuz.

Üzüntü ve acilarinizi unutmaya çalisiniz.

Bütün varligimla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler!..

Yazilacak çok sey var, fakat hem mümkün degil, hem de sirasi degil...

Candan selamlar...

Hüseyin Inan

Hüseyin son mektubunda da yasadigi sürece agir olan, az konusan kisiligini sürdürmüs, kisa bir mektup birakmisti.

 

Infaz savcisinin mektubu almasindan sonra Hüseyin, avukatlarina dönerek -ayagimda bu beyaz lastik papuçlar var, ayakkabilarimi giymeme firsat vermediler, çullanircasina, adeta havalandirarak apar topar getirdiler, babama söyleyin, bu lastikleri gördügü zaman, ayakkabisi yokmus diye üzülmesin. Hücrede kalan ayakkabilarim, Askeri Cezaevi'ne hediyem olsun- dedi..

O sirada infaz savcisinin -Hüseyin'i bekletmeyelim- dedigi duyuldu. Hüseyin'e beyaz idam gömlegi giydirildi.

Hüseyin avukatlarina veda etti ve çevresine dönerek -Bu mücadele bizimle bitecek mi?- dedi..

Daha sonra beyaz gömlegi içinde sehpaya dogru dik ve metin adimlarla yürüdü. Sehpaya çikti, tabureye çikmadi. Son sözlerini tabureye çikmadan, ilmigi boynuna takmadan bagiracakti.. Aceleci sesin sahibine adeta, sessizce oyun bozanlik etmisti...

 

Hüseyin saat sabahin 03.00'ünde, safagin sökmege sabirsizlandigi bir sirada, son karanliginda gecenin, sehpanin üstünde bagirarak karanliga karsi sunlari söyledi:

-BEN SAHSI HIÇBIR ÇIKAR GÖZETMEDEN, HALKIMIN  MUTLULUGU VE BAGIMSIZLIGI IÇIN SAVASTIM. BU BAYRAGI BU ANA KADAR, SEREFLE TASIDIM. BUNDAN SONRA BU BAYRAGI TÜRKIYE HALKINA EMANET EDIYORUM.
YASASIN ISÇILER, KÖYLÜLER VE YASASIN DEVRIMCILER, KAHROLSUN FASIZM...!-

Bu son sözlerinden sonra Hüseyin, boynunu ilmige geçirdi ve ayaginin altindaki tabureyi bir iki tekmeyle devirip, kendi infazini yapti.

Ince dal bedeni bosluga düstü... Ileri geri sallanip döndü... Deniz ve Yusuf'la bir kez daha bulustu...

Dar ağacında üç fidan oku 3 bölüm

3 MAYIS 1972 ÇARSAMBA...

Bir gün önce, 2 Mayis 1972'de senatodan idam kararlari onaylanip, çikti.


11 gündür DENIZ, YUSUF, HÜSEYIN açlik grevini sürdürüyorlar. Greve basladiklari gün, greve gitmelerinin nedenlerini belirten yazili metni; cezaevi yöneticileri, bütün çabalarimiza karsin bize vermedi. Mamak Askeri Cezaevi'nde kanunsuzluk, asil; yasallik, istisna oldugundan bu konunun üzerinde fazla durmaga gerek yok saniyorum. Bu durumda üçü de sözlü olarak, bize; açlik grevine gitmelerinin nedenini

söyle açikladilar.

-Disardaki gelismelere bakilirsa, üçümüzün idami kesin gibi görünüyor. Ayri ayri kapatildigimiz hücrelerimizde, Türkiye isçi sinifi ve halkimiz için yapabilecegimiz son eylem, ancak bu olabilir.

3 MAYIS 1972 ÇARSAMBA. Bu tarih; süphesiz kisisel olarak benim için, özel bir anlam tasimaktadir. Zira; onlari en son gördügüm gün: 3 Mayis 1972 Çarsamba günüdür.

2 Mayis'ta senatodan idam kararlari çikinca; savunmayi üstlenen biz 11 avukat, bir mucize disinda, idamlarin önlenmesinden umudumuzu kesmistik. Dava süresince üçünü de yakindan tanima firsatini bulmus olan bizler; onlarin ölüm karsisinda en ufak bir tereddüt göstermeyeceklerini kesinlikle biliyorduk. Bu konuda, hiçbirimizin en ufak bir süphesi yoktu. Ancak, 11 gündür açlik grevinde olduklarini da biliyorduk. 11 günden beri süren açlik grevinin, en saglikli kisiyi bile, -fizik- olarak nasil halsiz düsürebilecegi kolaylikla tahmin edilebilir. Bu nedenle, açlik grevine son vermelerini kendilerine önermeye karar verdik. Iste, bu öneriyi iletmek üzere 3 Mayis 1972 Çarsamba günü Mamak Askeri Cezaevi'ne gittik.

Onlari mutlaka asmaya kararli olanlar da açlik grevinden son derece tedirgindiler. Grev süresince, her gün, içlerinde profesörlerin de bulundugu Gülhane Askeri Tip Akademisi'nden bir doktorlar heyeti cezaevine gelip muayene ediyor, 24 saatlik hücredeki yasamlari; her yarim saatte bir, cezaevi yönetimince, yazili olarak saptaniyordu. Bu nedenle, görüs yasagina karsin bizi cezaevine aldilar.

Basta cezaevi müdürü olmak üzere 5-6 görevli, basimizda dikilmis, Hüseyin, Yusuf ve Deniz'le yaptigimiz konusmayi dinliyorlar. Söze Halit Çelenk basladi:

-Biz, infazlarin durdurulmasi için, hala, ciddi çabalar sarfediyoruz. Ancak, bu çabalar sonuç vermezse infazlar gerçeklesebilir. Infazlar gerçeklestigi takdirde, biz avukatlar; sizin infaz yerine saglikli ve rahat bir sekilde gidebilmeniz için, açlik grevine son vermenizi öneriyoruz. Süphesiz, bu konuda karar sizindir.-

Öneriye cevap için bizden bir saat süre istediler. Ama, on dakika kadar sonra Deniz, gülerek geri geldi ve söyle dedi:

-Önerinizi kabul ediyoruz. Sizlerden en az bir kisinin, infazlarda mutlaka bulunmasini istiyoruz. Ancak, fasizm; bizlerle ilgili halka yalan söyleyebilmek için, sizleri infaz mahallinde bulundurmayabilir. Eger böyle bir durum olursa, bütün arkadaslar kesinlikle emin olsunlar ki, bir devrimciye  yakisir sekilde gidecegiz.

SIMDILIK HOSÇAKALIN. INFAZLARDA BULUSURUZ!-

Evet mayis gün gün ilerliyordu. Ve sanki ölümü bekleyen onlar degildi. Öyle genç, öyle merakli bekliyorlardi hücrelerinde. Son anlarina dek yasamayla, yurtlariyla, insanlarla ilgili seyler düsüyordu akillarina.

Deniz Yusuf ve Hüseyin'le son görüsmesine iliskin anilarini Avukat Orhan Izzet Kök söyle anlatiyor:

-Yapabilecek her sey yapilmis, sonuç belli olmustu. Infazlarla ilgili üç maddelik yasayi meclis onaylamis, cumhurbaskani imzalamisti. Her an infazlarin yapilmasi bekleniyordu. Her üçü de hücrelerindeydiler. 6 Mayis'tan bir-iki gün önce (tam hatirlayamiyorum) tutukevinden avukat istendigi haberi geldi. Gittim. Tek tek üçüyle de görüstüm (bu onlari son görüsümdü). Infazlarla, disaridaki politik ortamla ilgili bazi seyler sordular. Tam ayrilacagim sirada Hüseyin, Toprak ve Tarim Reformu Ön Tedbirler Yasa Tasarisi'ndan bir tane elde edip kendisine getirmeye çalismami rica etti. Tasarinin köylüye ne getirip götürdügünü ögrenmek istiyordu. (O sirada basinda ve kamuoyunda söz konusu tasari tartisiliyordu.)

Donup kalmistim. Her an ölüme götürülmesini bekleyen bir insan, o zamana kadar hücresinde, adi reform olan bir toprak yasasini okumak istiyordu. Güç toparlandigimi, hemen sehre döndügümü, bir yerlerden aldigim teksir ya da gazete küpürü benzeri bir tomar kagidi geri götürüp içeriye yolladigimi hatirliyorum.-

Orhan Izzet, Hüseyin'in istedigi seyleri getirmis fakat kendisi görüsememis, elden içeriye yollamisti. Küpürler içeride Hüseyin'e verilmisti. Hüseyin götürülecegi ana kadar -Toprak ve Tarim Ön Tedbirler Tasarisi-ni inceledi. Notlar düstü kenarina, satirlarin altini çizdi...

Ve Deniz de ve Yusuf da... Halkin hayatini düsünerek vardilar Alti Mayis'a...

:::::::::::::::::

ÜÇ DAGA AGlT

Açligin

çiplakligin acisi mi genisliyor

dallari

meyvaya çagiran rüzgar mi

...

Dalgin bir kusun ötüsünden

sevdiginin kalbine düsen asik mi

yagmuru emen toprak mi derinlesiyor

...

Yas mi tutmaliyim onurlu ölüme

halkin gözlerini dolduran çizgilere

umudu mu çagirmaliyim

...

Ah, gidiyor iste gidiyor göz göre göre

sicak titreyisi varligini hayata adamislarin

gidiyor

öfkenin haykirislari

yasalariyla gidiyor kahredisin

zulmün ve igrençligin buyruklariyla gidiyor

topraga düsen bakimsiz yapraklar gibi degil

azarlanmis çocuklarin kederiyle degil

dogusun ve sevmenin feryadiyla gidiyor

ölümü donatan arkadaslarim

...

Ah, gidiyor iste gidiyor göz göre göre

durutarak gündüzleri geceleri

durutarak adanmisligi, mertligi yüceligi

damitip sevdalarina

nefesi topraga asilamaya gidiyor arkadaslarim

...

Bulutlar da hafif mi kar taneleri kadar

özgürlügün borcu mu ödeniyor

...

Yaralar mi açiliyor yoksulluga

ezilmisligin isyani mi sesleniyor

...

Ah, gidiyor iste gidiyor göz göre göre

birer rüzgar ugultusu birakarak yanan atese

6 MAYIS'IN ILK DAKIKALARINDA DENIZ, YUSUF VE HÜSEYIN'IN HÜCRELERI AÇILDI... ZINCIRE VURULDULAR...

1972 Mayis'inin 5'inci günü Resmi Gazete'de bir kanun yayinlandi. -Infaz-a iliskindi. Kanun yayinlanmisti fakat hükümlü vekillerinin 2.5.1972 ve 4.5.1972 tarihlerinde verdikleri iki ayri -karar düzeltme- istemine henüz bir yanit gelmemisti...

Kanunun yayinlandigi gün, hükümlü vekillerinden Ersen Sansal ve Mükerrem Erdogan, Mamak Cezaevi'ne geldi. Denizlerle görüsmek istediklerini bildirdiler. Beklemenin sonu gelmiyordu. Saat 17.00 olmustu. Hala görüsememislerdi. Ayrilmak zorunda kaldilar.

Ve yavas yavas karanlik çöktü. Ilerleyen dakikalar 6 Mayis'a devirdi günü. Artik Mayis'in 6'siydi...

Ankara'nin gögünde ilinmaya direnen bir gece yarisi. Ege'nin ve Akdeniz'in ilinmis rüzgari uç vermis Ankara'da. Ege'de dallar yirtilmis. Çiçege durmus tomurcuklar. Akdeniz'de ilk turfandalar dirilmeye baslamis. Ilinan hava, uzansin istiyor Anadolu'ya. Ankara'da dügümlenmis. Durmus. Burulmus. Bu bahar gecesinde Ankara sisli. Suskun. Susturulmus.

Yagmur yagiyor Sivas'ta. Yamaçlarda beyazliklar basliyor Dogu'ya dogru. Kar daha çekilmemis. Çektikleri, çekilir cinsten degil Dogulunun. Binlerce can, kulagini Ankara'ya dikmis. Karanlik altinda bir haber bekliyor havadan.

Kar daha çekilmemis. Ankara'ya vuruyor serinligi.

Ankara'da üç dal fidan; ellerinde biçkilarla gelenlerin ayak seslerini dinliyor.

Yeni bir günün ilk dakikalari. Demir topuklar çinlatiyor betonu. Sokaklarin gözleri yumuk. Geceleri sokaga çikmasi yasaklanmis Ankaralilarin. Binlerce göz uyanik ev içlerinde, açik, bekliyor... aylardir yoldaki haberi, ölüm haberini... An an beklenen uykusuzluk gelip irkiltti körpecik bedenleri.

Mayis'in 6'siydi. Safak sökmeden, gerilemeden karanlik, gün yükselmeden, daragacina çikacakti Deniz, Hüseyin, Yusuf. Görevliler doldurmustu her yani. Sanki bir seylerden bir seyleri kaçiriyorlardi. Telas içindeydiler.

Güvenlik kuvvetlerinde bütün izinler kaldirilmisti. Bes kisi ölümle yüz yüze getirilmeyi bekliyordu. Üçünün durdurulacakti yüregi. Ikisi avukatti; durdurup yüreklerini, daragacinda üç kisiyi seyredeceklerdi.

 

Saat 00.30 olmustu ki, Halit Çelenk ve Mükerrem Erdogan'in evleri önünde görevliler belirdi. Arabalari gelmisti, bindiler...

Yollar bombostu. Semtlerinden ayrilip Merkez Cezavi'ne dogru yöneldiler.

Ankara'da Mamak Askeri Cezaevi çok sayida kuvvetle çevrilmisti. Tanklar ve çember çember güvenlik görevlisiyle, yüksek dereceden güvenlik görevlileri ve yüksek rütbeli subaylar, saga sola gidip geliyorlardi. Telsizlerle sürekli olarak komut alinip veriliyordu. Cezaevinin içi disi projektörlerle aydinlatilmisti.

Bir ara bir telsiz komutu bütün bekleyenleri harekete geçirdi. Görevliler Mamak Askeri Cezaevi içinde Deniz'in bulundugu hücreliklere dogru yöneldiler. Kaldiklari hücrelerin birer birer kapilari açildi. Gidecekleri haberi verildi.

Yusuf ve Hüseyin daha önce yazdiklari son mektuplarini koyunlarina koymuslardi. Görevliler ilkin, hücresinde Deniz'i ayaklarindan zincire vurdular. Ellerini arkadan baglayip disari çikardilar. Zincirler yürümesini engelliyordu. Bir görevli zincirleri kaldirarak yürümesine yardimci oluyordu.

Disarda her biri için ayri bir zirhli araba bekliyordu. Deniz hücresinden çikarilmis, koridordan geçiyordu. Koguslarin kapilarinin açildigi koridora geldiginde, haykirarak kapali kapilar ardindaki arkadaslarina veda etti. Ve görevliler arasinda zirhli arabaya dogru yürüdü.

Arabaya bindirip kapilarini kilitlediler.

Yusuf ve Hüseyin de ayni sekilde alindilar ve ayni yerde haykirip, arkadaslarina veda etmelerinden sonra, ayaklarindan zincire vurulmus, elleri arkadan baglanmis bir durumda zirhlilara bindirildiler.

Yeni bir telsiz komutuyla zirhlilar harekete geçti. Mamak Askeri Cezaevi'nin karanlikta buruk sessizligi, arabalarin gürültüsü uzaklasinca daha da yogunlasti. Ve göz göz kapali gökyüzünün altinda büküldü kaldi. Uzaklasan sesler içerdekilerin kulaklarinda agir agir donuklasip çinlamaya dönüstü.

Arabalar arka arkaya Merkez Cezaevi'ne yanastilar. Bir süre kosusmalar, konusmalar ve hazirliklardan sonra birer birer zirhlilarin kapilari açildi.

Deniz'i basgardiyan odasina getirdiler. Yusuf ilerde bir baska küçük odaya, Hüseyin avukatlarla mahkumlarin görüsme odasina getirildi.

Basgardiyan odasi avluya bakiyordu. Zifiri geceyi, Ankara Merkez Cezaevi'nin isiklari kendi gücünde çelmisti. Avludaki daragacina, alaca karanlik altinda isik vuruyordu. Deniz, yüzü pencereye dönük olarak oturtulmustu. Görevliler omuzlarindan tutuyordu. Ayaklari hala zincire vurulmus, elleri bir daha çözülmemek üzere arkadan baglanmisti.

Basgardiyan odasinda asagi yukari, yirmi-otuz yüksek dereceden görevli vardi. Cezaevi görevlileri, merkez komutanlari, güvenlik görevlileri, Tevfik Türüng, Infaz Savcisi Sami Ugur ve digerleri...

Deniz son mektubunu önceden hazirlamamisti. Son mektubunu daragacinin karsisinda yazdiracakti. Bir zabit katibi ve daktilo getirttiler.

Sigara içecegini söyledi. Bir görevli Deniz'in sigarasindan bir tane agzina koyup yakti. Bir iki nefes çektikten sonra geri aldi. Deniz istedikçe veriyordu.

Daragacina bakarak son mektubunu yazdirmaya basladi:

Merkez Cezaevi Baba

Mektup elinize geçmis oldugu zaman aranizdan ayrilmis bulunuyorum. Ben ne hadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceginizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karsilamani istiyorum, insanlar dogar, büyür, yasar, ölürler, önemli olan çok yasamak degil, yasadigi süre içinde fazla seyler yapabilmektedir. Bu nedenle, ben erken gitmeyi normal karsiliyorum, ve kaldi ki, benden evvel giden arkadaslarim hiçbir zaman ölüm karsisinda tereddüt etmemislerdir. Benim de düsmeyecegimden süphen olmasin, oglun ölüm karsisinda aciz ve çaresiz kalmis degildir, o bu yola bilerek girdi ve sonununun da bu oldugunu biliyordu, seninle düsüncelerimiz ayri, ama beni anlayacagini tahmin ediyorum. Sadece senin degil, Türkiye'de yasayan Kürt ve Türk halklarinin da anlayacagina inaniyorum. Cenazem için avukatlarima gerekli talimati verdim. Ayrica savciya da bildirecegim. Ankara'da 1969'da ölen arkadasim Taylan Özgür'ün yanina gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi Istanbul'a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düsüyor, kitaplarimi küçük kardesime birakiyorum, kendisine özellikle tembih et, onun bilim adami olmasini istiyorum, bilimle ugrassin ve unutmasin ki, bilimle ugrasmak da bir yerde insanliga hizmettir, son anda yaptiklarimdan en ufak bir pismanlik duymadigimi belirtir, seni, annemi, agabeyimi ve kardesimi devrimciligimin olanca atesi ile kucaklarim.

Oglun DENIZ GEZMIS

Deniz basgardiyan odasinda son mektubunu yazdirmaktayken, disarda üstleri baslari didik didik, don, çorap, ayakkabi içine kadar arandiktan sonra avukatlari Halit Çelenk ve Mükerrem Erdogan içeri alindilar.

Ilkin infaz savcisi Sami Ugur'la karsilastilar. Savci onlara son -karari düzeltme istemleri-nin red olundugunu sözlü olarak iletti. -Hukuki bütün formaliteler tamamlandi- dedi...

Avukatlar basgardiyan odasina getirildiler. Deniz onlari görünce gülümsedi ve -Hosgeldiniz- dedi. Metin bir görünüsü vardi. Saçi trasliydi.

Bir ara infaz savcisi Sami Ugur, Deniz'e dogru egilerek -Nasilsiniz?- dedi. Deniz -Çok mutluyum ve rahatim- diye yanitladi. Ve devamla mektubunun tamamlandigini söyledi...

Mektubu infaz savcisina verdiler. Avukatlari, Deniz'e bir arzusu, diyecegi olup olmadigini sordu. Deniz onlara -Cezaevindeki bütün arkadaslarimi benim tarafimdan öpün. Onlara ve disardaki bütün devrimci arkadaslara selam ve sevgilerimi söyleyin. Her ikiniz de idam sehpasina nasil gittigimize tanik olun ve bunu anlatin- dedi.

Avukatlar, Deniz'in yanindan ayrilip Yusuf'un oldugu odaya geldiler. Zincire vurulmus ve bagli bir durumda oturan Yusuf'un, avukatlari görünce, yüzünü bir gülümseme kapladi ve onlara -hosgeldiniz- dedi. Arkasindan -Babam infazi biliyor mu?- diye sordu. Avukatlar -Biliyor- dediler. Yusuf -Ne durumda?- diye sürdürdü. Avukatlar -Metin ve sogukkanlidiye yanitladilar.

Avukatlarinin bir diyecegi olup olmadigini sormalari üzerine Yusuf, -Çok iyiyim!- dedi. Ve su sözleri ekledi -Biz inaniyoruz ki, bu mücadele bizim ölmemizle son bulmayacak...-

Kisa bir suskunluktan sonra Yusuf avukatlarina -Son bir kez Deniz'i görmek istiyorum- dedi.

Infaz savcisi Yusuf'un bu sözü üzerine -Buna ne lüzum var- diye araya girdi. Avukatlar -Idam hükümlülerinin son arzularinin yerine getirilmesi bir gelenektir, bunda bir sakinca yoktur, her üçünün de birbiriyle görüstürülmeleri gerekirdiye direttiler.

Yusuf odasindan alinarak Deniz'in yanina getirildi.

Sanki, günlerce süren ölüm orucundan, çikan onlar degildi. Sanki, az sonra daragacinda can verecek olan onlar degildi. Uzun bir hasretlikten sonra bulusan iki kardes gibi kucaklastilar. Öpüstüler. Dizleri ayaklarindaki zircirleri zorladi bir an. Omuzlari arkalarindan bagli kollarini zorladi bir an. Sessiz bakislarla veda ediyorlardi birbirlerine. Ikisi de birbirlerine, yapacaklari seylerden emin bir duyguyla bakiyorlardi.

Aylari, yillari tutmustu arkadasliklari, daha önce birçok kez birlikte ölüme gidip gelmislerdi.

Simdi bu son yolculuklarindan bakislari, saniyelerle sinirliydi. Bakistilar... Bir ömür boyu kadar uzun bir bakis... Ama bir kelebegin ömrü kadar bile degil...

Birlikte -Tamam- der gibi görevlilere baktilar. Yusuf döndü, görevlilerin arasinda zincir sikirtilariyla odasina dogru yürüdü...

Bu sirada avukatlar Hüseyin'in oldugu odaya yönelmislerdi.

:::::::::::::::::

TUTANAKLAR (2)
Tuzlu suda yarasi pisen ayak

ve pasiyla kelepçenin incelen bilek kemikleri

yillarca tasinsa da

çiplak etin altinda acisi donuklasti

...

Ve ter

ve ipekten dökülen uyku

ve halka halka açilan bahar sabahlari

kirilan kaburgalari

gökkusagiyla sardi

...

Dostlarindan gelen haberler

meraktan bir öpüs seli doldururken gövdene

gururla yükselen bakisini

topraga düsürmek için

düsman bosuna çabaladi

...

Artik denizlerdeki dalgalar kadar azgin

çayirlar kadar ferahsin

Yüregin askla örselenmis bir kerre senin

N. Behram 1972