Dar ağacında üç fidan oku 9 bölüm Mayıs 18
12 MART DÖNEMINDE HUKUK KURALLARI ALABILDIGINE HIÇE SAYILMISTIR...
Avukat Alp KURAN
Türk
tarihinde, Selçuklular ve Osmanlilar dahil, yasalar ve hukuk 12 Mart
döneminde oldugu kadar hiçbir zaman çignenmemistir. Bu dönemde, gerek
Sikiyönetim Mahkemeleri'nin kurulusunda ve dagilisinda, gerek
yargiçlarin ve savcilarin bu mahkemelere atanis ve görevden
alinislarinda, gerek saniklarin sorgulanmalarinda, gerekse
yargilanmalarinda hukuk kurallari alabildigine hiçe sayilmistir.
Hukuk
disi 12 Mart Muhtirasi'na hizmet eder görüntüsü altinda, birtakim
fasizan güçler, yalniz 12 Mart tarihinde yürürlükte olan yasalari
çignemekle kalmamislar; hukuk disi sorgulamalar ve mahkumiyet kararlari
elde edebilmek için yasalarda ve hatta anayasada istedikleri
degisiklikleri yaptirabilmislerdir. Ancak bu fasizan güçler, yasalara
kendi getirdikleri degisiklik hükümlerini de yetersiz bulmuslar, çogu
kez bunlarla dahi kendilerini bagli saymamislardir.
Gözalti süresiyle ilgili yasa ve anayasa degisiklikleri ve uygulamalari bunun en belirgin kanitidir.
12
Mart Muhtirasi'nin verildigi tarihte, gözalti süresi 24 saattir. Yani
sanigi polisin ve güvenlik kuvvetlerinin elinde 24 saatten fazla tutma
olanagi yoktur. Anayasa kesin mahkeme hükmü olmadikça hiç kimsenin
özgürlügünden yoksun birakilamayacagi hükmünü koymustur. Sanigin
tutuklanmasini yargiç kararina baglamistir. Yasalar sanigin ilk
sorgusunun polis ya da güvenlik kuvvetleri tarafindan yapilmasini
yasaklamis, bu yetkiyi savcilara vermistir. Savci 24 saat içinde
sanigin sorgusunu yapacak ve yargiç önüne çikaracaktir.
Durum
bu iken, 12 Mart döneminde, suçsuz insanlardan iskenceyle suçluluk
ikrari almak için, yargilama usulü yasasinda gözalti süresi, anayasaya
aykiri olarak, 24 saatten 30 güne çikarilmis; bu 30 günlük sürenin
büyük bir bölümü organlara elektrik vermek dahil her türlü iskenceye
ayrilmis, geriye kalan kismi da iskence izlerini yok etmekte
kullanilmistir. Yasada yapilan bu degisiklikten sonradir ki, gözalti
süresinin 24 saatten fazla olamayacagini bildiren anayasa hükmünü
degistirmek yoluna gidilmis; böylece yasalar anayasaya uygun olarak
çikarilmak gerekirken, anayasa, yasa degisikliklerine uydurulmak
istenmistir. Yapilan anayasa degisikliginde gözalti süresi 15 gün
olarak belirlendigi ve herkes öncelikle anayasa hükümlerine uymak
zorunda oldugu halde; sikiyönetim makamlari 30 günlük gözalti süresini
uygulamaya ve iskenceleri uzatmaya devam etmislerdir.
O
dönemde yalniz kendilerine -anarsist- adi takilan silahli gençler
degil, 12 Mart Muhtirasi ile sapkasini alip giden Basbakan Demirel,
onun yerine gelen partilerüstü hükümetler, parlementoda bu hükümetlere
ve anayasa ile yasa degisikliklerine oy vermek zorunda birakilan
siyasal partiler, cumhurbaskanligi seçimleri de hukuk disi baskilara ve
islemlere ugramistir.
Bu
dönemde, silahli eylemlere girisen gençler yaninda, bu tür eylemlerle
uzaktan yakindan hiçbir ilgisi bulunmayan yazdiklari kitaplardan ötürü
birçok bilim adami, saniklari Sikiyönetim Mahkemeleri'nde savunduklari
için hukukçular, çeviri yapan aydinlar, sanatçilar da hukuk disi
yollardan tutuklanmis, mahkum edilmek üzere sanik sandalyesine
oturtulmustur.
Hukukun böylesine ve bu boyutlarda çignendigi bir ortamda, bu dönemin sikiyönetim saniklari da elbette bu uygulamadan fazlasiyla nasiplerini almislar, hukuk disi sorgulamalardan ve yargilamalardan geçirilmislerdir.
12
Mart dönemi savcilarinin ve sorgulama makamlarinin pek çok
suçlamalarinin asilsiz ve hukuk disi oldugu sonradan anlasilmistir.
Tutuklama kararlarindan çogunun hukuksal nedenlere degil, siyasal
amaçlara dayali oldugu açikça ortaya çikmistir. Binbir güçlük içinde
gerçeklestirilen 1973 genel seçimlerinden sonra verilen mahkeme
kararlari bunun kanitidir. -Sabotaj Davasi- adiyla anilan davanin
iddianamesi ve bu davada verilen beraat hükmü bunun en belirgin
örnegidir. Eger 1973 seçimlerinin getirdigi ortam olmasaydi,
tertipçilerin elinde, -Sabotaj Davasi- ile birlikte, daha pek çok
davanin suçsuz saniklarinin Sikiyönetim Mahkemeleri'nde en agir
cezalarla mahkum edileceklerinde kusku yoktur.
Iste
hukuksuzlugun böylesine egemen oldugu bir dönemde, silahli eyleme
giristikleri ve bu yoldan anayasal düzeni cebren degistirmeye tesebbüs
ettikleri gerekçesiyle, üç genç --Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin
Inan-- idam edilmislerdir.
Bu
durum, sözü geçen idam cezalarinin hukuka uygun olup olmadigi sorusunu
daha ilk günden akillara ve vicdanlara yerlestirmistir. Yaziya
dökülmese, herkes kendi kendine ve yakinlarina bu soruyu sormaktadir.
Istesek de istemesek de toplumsal gerçek budur.
Kaldi
ki, yukaridaki soruyu sormayi hakli gösterecek baska olaylar ve mahkeme
kararlari da vardir. Bir kere, Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin
Inan gibi ve ayni amaçlarla ayri türden silahli eylemlere girisen baska
gençler de olmustur. Fakat onlar hakkinda idam cezasi verilmemis, infaz
edilmemistir.
Ikincisi
Istanbul 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemisi'nin -Anayasayi ihlale tesebbüs-
suçu hakkinda verdigi gerekçeli karardir. Istanbul 1 No'lu Sikiyönetim
Mahkemesi, söz konusu kararina silahli bes-on kisinin; giristikleri
eylem ne olursa olsun, Devletin uçaklari, tanklari, deniz filolari
karsisinda anayasayi ihlal suçunu islemelerine olanak bulunmadigini;
çünkü bunda hiçbir basari sansi bulunmadigini, bu nedenle ortada Ceza
Hukuk deyimiyle -islenemez suçbulundugunu bu durumda olsa olsa --Türk
Ceza Kanunu'nun 146'inci maddesine giren ve idami gerektiren anayasayi
ihlale tesebbüs suçu degil-- çok daha hafif bir cezayi gerektiren -Türk
Ceza Kanunu'nun 146'inci maddesini ihlale hazirlik suçu-nun islenmis
olabilecegini (T.C.K. mad. 168) ortaya koymustur. Bu gerçekten
düsündürücü ve gerekçesi itibariyle inandirici kararindan sonra ise,
Istanbul 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi bütün hukuk kurallarina aykiri
olarak lagvedilmistir.
Örnekleri çogaltmak mümkündür.
Bir ülkede yalniz bütün vatandaslarin degil, yabancilarin dahi, yürürlükteki hukuk kurallarina göre güvence içinde
yasamalari ve bir suç töhmeti altindaysalar hukuk kurallarina
göre yargilanmalari en dogal haklari olduguna göre,
yukarida beri belirttigimiz bu olgular karsisinda, Deniz Gezmis,
Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan'in idamlarinin hukuka uygun
olup olmadigini saptamak üzere, tek yasal yol olarak,
-Deniz Gezmis davasina yeniden bakilabilir mi?- sorusu akla
gelmektedir.
Bu soru ortaya atilirken, giden canlarin geriye gelmeyecegi
bilinmektedir. Fakat Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve
Hüseyin Inan'in idam kararlari eger haksiz ise, bir daha ülkemizde
haksiz ve onarilmaz idam cezalari verilmemesi için,
bu soruyu ortaya atmakla bir yurttaslik ve insanlik görevi
yerine getirilmis olmaktadir.
ALI ELVERDI GÖREVININ NE OLDUGUNU AP'DEN MILLETVEKILI OLDUKTAN SONRA KAMUOYUNA AÇIKLAMISTIR...
Avukat Mükerrem ERDOGAN
-Onlarin isi yakalandiklari zaman bitmisti.-
Ancak,
bütün bunlara karsin, hukukçu olmanin kosullandirmasiyla Askeri
Mahkeme'nin 18 gencin idamina imza atacagini ve kalem kiracagini
beklemiyorduk. Bir bankanin soyulmasinin, 4 Amerikali erin
kaçirilmasinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasi'ni tebdil, tagyir ve ilga
edecegini bir hukukçunun anlamasi ve kabullenmesi olanak disi bir seydi.
Davanin
politik niteligi dahi bu eylemlere TCK.'nin 146'inci maddesinin
uygulanmasina yetmezdi. Ne var ki önceden saptanmis sonuca varabilmek
için anayasa ve ceza hukuku ilkeleri bir tarafa itilmis, suç ile ceza
arasinda akil almaz oransizlik tasiyan bir karar verilmisti.
Suç
ile ceza arasindaki bu oransizligin nedenini bir çirpida tanimlamak
olanaksizdir. Bu konunun her bir yönü siyasetbilimciler, sosyologlar,
ekonomistler ve tarihçilerle psikologlar tarafindan ayri ayri
incelenmelidir. Özellikle bir psikolog, bu orani bozanlar arasinda, çok
ilginç prototipler bulacaktir.
Üç genç insanin asilmalarindan sonra infaz tutanagi
düzenlenip, tutanak ilgililer tarafindan imzaladiktan sonra idam
cezalarini veren Askeri Mahkeme Baskani Ali Elverdi bize dönerek (Halit
Çelenk'e ve bana):
-Bizler görevimizi yaptik,- demistir.
Görevinin ne oldugunu da Adalet Partisi'nden milletvikili seçildikten sonra Türk kamuoyuna açiklamis bulunmaktadir.
Namuslu
gazetecilik anlayisinin bir ürünü olan bu röportaj ile halkimizdan
israrla gizlenen gerçekler halkimizin bilgisine sunulmustur. Süphesiz
halkimiz bu gerçekleri en dogru sekilde degerlendirecektir. Infazlari
aninda bizim yanlarinda olmamizi isterken ONLAR'in da umudu bu idi.
Deniz
Gezmis davasina yeniden bakilabilir mi? sorusunun cevabi kuskusuz Ceza
Yargilama Usulü Yasasi'nin dar kurallari içerisinde aranmayacaktir. Bu
dava halkimizin yüreginde 6 Mayis 1972 sabahindan beri -derdesti
rüyet-tir.
ASKERI GÖREVLERI YANINDA POLITIK GÖREVLER DE YAPTIGINI SÖYLEYEN ELVERDI HAKKINDA KOVUSTURMA AÇILMASI GEREKIR
Avukat Orhon IZZET KÖK
1'inci
THKO Davasi sonunda verilen kararlar, teknik anlamda hukuka aykiri,
yanlis kararlardi. Olayda, 146'inci maddenin ögeleri kesinlikle mevcut
degildi ve adi geçen maddenin bu davada uygulanmasi olanaksizdi. Bu
maddenin uygulanabilmesi için özellikle yasanin öngördügü, kasit, icra
baslangici ve elverisli vasita gibi ögeler yoktu ve bunlar olmadan
hüküm verilemezdi. Bunlar, davanin savunmasi sirasinda uzun uzun
anlatilmis, elestirilmistir. O nedenle, savunmanin burada yeniden
özetlenmesinin bir yarari bulunmamaktadir.
Pratik önem tasiyan sorun sudur: Bulundugumuz noktada, davaya yeniden bakilmasi istenebilir mi? Yasal deyimle yargilama yenilenebilir mi?
Kuskusuz,
Deniz Gezmis, Hüseyin Inan ve Yusuf Aslan'in idam edilmis olmalari,
böyle bir isteme engel degildir. Ancak yargilamanin sanik lehine
yenilenebilmesi ve bunun istenebilmesi için yasa bazi kosullari gerekli
görmektedir.
CYUY'nin
327 ve 353 sayili yasanin 228'inci maddelerinde 5 madde halinde
düzenlenen bu kosullardan, konumuz bakimindan öncelikle ikisi,
tartisilabilir bir nitelik tasimaktadir:
1) Gerçekten, CYUY'nin 327'inci maddesinin 3'üncü fikrasina (353 Sayili yasanin 228'inci maddesi: C) göre:
-Hükümlünün kendisi tarafindan sebebiyet verilmis olan kusur disinda, hükme katilmis olan hakimlerden biri aleyhine ceza kovusturmasini ve kanuni bir ceza ile hükümlülügü gerektirecek nitelikte olarak görevini yapmada kusur etmis- olmak, yeniden yargilama istemini gerektiren nedenlerden biridir.
Biliyoruz
ki, 1'inci THKO Davasi'na bakan mahkemenin hukukçu olmayan baskani Ali
Elverdi, emekli olduktan sonra AP'ye girmis ve giris töreninde yaptigi
konusmada, sikiyönetim döneminde -askeri görevleri yaninda politik
görevler de yaptigini- söylemistir. Elverdi'nin benzer itiraflari, daha
sonra baska konusmalarda da sürmüs ve bunlar kamuoyuna yansimistir.
Yargilama,
bir -askeri görev- degildir, hukuki bir görevdir. Oysa Elverdi bundan
söz etmemekte ve yaptigi isleri askeri ve politik olarak ikiye
ayirmakta, öyle sinirlamaktadir. Su hale göre Elverdi, mahkemelerde
-politik- görev yapmistir, yani özel bir -politik-siyasal- görevle
orada bulunmustur. Yargiçlik görevini siyasal bir görev nedeniyle
yürütmek ve bu amaçla kullanmak ise yasadaki deyimle, ilgili hakkinda
-ceza kovusturmasini- ve sonunda -hüküm giymeyi- gerektirecek bir
eylemdir.
Gerçi Elverdi bu yüzden -hüküm giymis- degildir. Ama yasa, -ceza kovusturmasini ve hükümlülügü- gerektirmeyi yeterli bulmaktadir.
Öte yandan bu durumun ispati da gereksiz hale gelmistir. Çünkü itiraf bizzat Elverdi'den gelmektedir. Ortada -ikrarvardir.
Özet
olarak, yargilamayi yapan ve hükmü veren mahkemenin baskani, orada
politik görevle bulundugunu ikrar ve itiraf ettigine göre yasanin
327//3'üncü maddesi çerçevesinde yargilamanin yenilenmesi gerektigi
konusu ciddi olarak tartisilmalidir. Öte yandan, Cumhuriyet
Savciligi'nin, bu ikrari degerlendirerek Elverdi hakinda ceza
kovusturmasi açmasi da bizce gereklidir.
2) Ayni yasanin 5'inci (353 S.Y E) fikrasina göre:
-Yeni
olaylar ve yeni deliller ileri sürülüp de bunlar yalniz basina veya
daha önce irad edilen delillerle birlikte gözönünde tutulduklari
takdirde, hükümlünün beraatini veya daha hafif cezayi gerektiren kanun
hükmünün uygulanmasi ile hükümlülügü gerektirebilecek nitelikte
olursa...- yine yargilamanin yenilenmesi istenebilir.
22 KISILIK ADALET KOMISYONU'NDA IDAMA KARSI GELEN TEK ÜYE BENDIM
Mevlüt OCAKÇIOGLU
Nigde eski CHP milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu eski üyesi
Kim
ne derse desin, çapi ne olursa olsun, son senelerde gençlik, talebe ve
isçi hareketleri, halka dönüklügü nisbetinde, her türlü usul ve vasita
kullanarak, --bu vasitalarin en etkeni din olmustur-- iç ve dis sömürü
talana karsi, bas kaldirmayacak, hakkini soramayacak, bu benim kaderim,
o'nun kismeti diyecek kadar zavallilasmis, beyni uyusturulmus,
gecekondularin köy-kentlerin sakinleri, yoksul çilekes, amma bu vatanin
öz ve bagli insanlarini halk kitlelerinin uyandirmak, hakkini sorar ve
arar, kipirdanir, konusur hale getirmek gibi çok kutsal, çok insancil
çok yurtsever davranislardir. Bir gerçektir, bir zamanlarin, suskun,
uyusuk insanlari, fakir halk yiginlari, bugün --son birkaç yildir--
konusu, ister, direnir, çekisir hale gelmistir. O bombalar, o
soyguncular, o kaçirmalar o bogusmalar, köyde, kentte, gecekonduda
sefil ve perisan, ama Allah'a çok sükürle kifafi nefs eden
insanlarimizin kulagini ve gözünü Ankara'ya, Istanbul'a, soyguna,
sömürüye, hakka, hukuka çevirmistir. Ülkede ne olup bittigine merak
sardirmistir. Bu çok büyük bir asama.
Bu hal senede milyonlarca lafla, arka sivazliyarak, rüsvet
vererek, sermaye ve soygun düzeninin gereklerine uyarak, içine girerek,
vergi kaçirarak, yoktan vergi iadesi nasiplenerek, sahip olanlarin
hosuna gitmiyor, gitmez de. Belesçilige, vurguna, soyguna, talana
alismis, uyanisi ve uyanisa önayak olanlara agir saldirilara ugratmak,
elden gelirse yok etmek bas çaredir.
Iste
üç fidan da --Ben bunlara delikanlilar demistim. Adalet Komisyonu'nun
infazi onaylayan kararina muhalefet serhimde-- bu sebeple öleceklerdi,
öldürüldüler. Kipirdayana gözdagi olarak öldürüldüler.
Anayasa
dibacesinde ülkede yasayan bütün fertlerin, kaderde, kivançta, tasada
ortakligini emreder. Devlete halki belli bir ölçüde insanca bir hayat
seviyesine getirmekle yükümlü sosyal devlet nitelegini vermistir.
Bu
hareketlerin içinde olanlar, anayasanin bu emirlerini uygulamaya davet
ediyorlar. Yasal yollardan, demokratik usullerle, ilk gençlik hareketi,
böyle idi, sermaye ve sermayeye dayali hükümet, birtakim karsi
hareketlerle samimi, iyi niyetli, yasalara dayali davranislari neticede
kana buladi, suça yöneltti.
Bu
olayin görüsüldügü sirada Millet Meclisi Adalet Komisyonu Üyesi oldugum
için, konuyu daha teferruatli dosyasi üzerinden inceledim. Dikkatimi
bir mühim nokta çekti. O konuyu baslik yaptim. Bunu izahta belirtmede
meselenin içyüzünü gösterme bakimindan büyük yarari var:
KARARIN BIR YERINDE SÖYLE YAZILMIS (Idam kararinin)
-Saniklarin
ve müdefaiilerinin Türkiye'nin bugünkü ortama gelmesinin ve olaylarin
gerçek müsebbiblerinin politik iktidar ve emrindeki, militanlar
olduklari, bunlara karsi çikanlarin mesru müdafa halinde bulunduklari
yolundaki beyanlari bu hadisede Türk Ceza Kanunu'nun 51'inci maddesinin
tatbikini talep eder, istikametteki savunmalari haksiz tahrik
müessesindeki, hukuki unsurlardan, mahrum bulundugundan, hukuki yönler
itibariyle, kabule ayan görülmemis, bu detayli elestiri ve iddialar
hakkinda mahkememiz kisisel görüslerini mahfuz tutmus, müessese olarak
bunlarin üzerinde hüküm vermeyi kamu vicdanina, tarihe, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin takdir yetkisine birakmayi uygun görmüstür.-
Bu
paragrafi koymakla hakimler güya halka, tarihe karsi sorumluluktan,
kendilerini kurtarmak istemektedirler. Bilmektedirler ki, bu
hareketlerde, T.C.K.'nin 146'inci maddesini ilgilendiren bir vasif ve
mahiyet yok. Banka soygununun ayri, adam kaçirmanin ayri, polis
kulübesini kursunlamanin ayri ve 5-10 senelik hapsi gerektiren, cezalar
var. Amma ilahlar kurban istiyor. O günkü hakim zümre, bozuk düzen
kurban istiyor. O düzenin mahkemesi de bu karari verecektir. Kusurumuza
bakmayin demek istemektedirler. Kisisel görüsün var da hiç olmazsa
T.C.K.'nin 59'uncu maddesini uygulayip idami müebbet hapse çevirmen, en
tabii hakkin. Takdirine giren hakkin olmadi.
Sizin
idam karariniza büyük Türk milleti ne çare bulabilir. Tarih ne çare
bulur, meclisin tesekkülünü biliyorsunuz, mahkememizi görevli kilan,
sizi oraya tayin edenler çogunlukta; bunu bilmezsiniz. Bu özür mü,
hakim beyler? Muhakkak ki idami isteyen meclis gruplari içinde halka
dönük milletvekilleri vardi. Ancak gruplarina, yaslandiklari düzene
karsi gelemediler. Karsi gelseler kendileri de tasfiye edilirlerdi.
Haktan yana, adaletten yana olmak zordur. Büyük fedakarliklar
yüreklilik ister.
22 kisilik Adalet Komisyonu'nda, idama karsi gelen tek üye bendim. Genis muhalefet serhim, Millet Meclisi'nin 10.3.1972 gündeminde okundu. Bana yan bakanlar oldu, komünist diyenler oldu, amma ben hukuktan adaletten yana olmamin iftihari, huzuru içinde oldum, olmakta da devam
ediyordum.
Çok
gezdim Anadolu'yu. Hakimlik yaptim, avukatlik yaptim, politik
çalismalarim oldu, halka karistim, sikintilari, dertleri, çileyi, her
türlü yoksullugu gördüm. Bu çilenin bitmesi gerektigine inanmaktayim.
Bu ugurda mücadele edenleri takdir etmekteyim.
Deniz Gezmis, Yusuf Aslan, Hüseyin Inan'in idam kararlari üzerinde iadei muhakemeye gidilebilir mi?
Gidilir elbet, amma onlarin, davalarina hizmet ettikleri, halk iktidarinin kurulmasina baglidir. Bu netice, bu üç delikanlinin nasil bir yasadisi takdir ile idam edildiklerini izah edebilirdim sanirim, bunlar Anadolu'nun bagrindan, köylerden yetisip gelmis yavrulardi. Ülkenin, Türk halkinin maruz kaldigi hizmet yoluna böylece girmislerdi, ruhlari sadolsun.
12 MART'IN KENDINE ÖZGÜ HUKUKLA BAGLANTISI OLMAYAN ÖZEL BIR YERI VARDIR
Avukat Bozkurt NUHOGLU
Deniz
Gezmis ve arkadaslari davasina yeniden bakilabilir mi? Bu kararlari
veren mahkemelere disardan baski yapilmis midir? Politik etkenler
kararlar üzerinde ne dereceye kadar etkili olmustur? Sorularina cevap
vermek ve açiklik getirmek kanimca bir hukukçudan öte her yurseverin
görevi ve de kullanilmasi gerekli bir hakkidir.
Ben
bu olaya bugün tasidigim hukuki kimligin gerektirdigi açidan yaklasmak
istemiyorum. Bu olayin hukuki cephesini çok degerli ve saygin hukukçu
meslekdaslarimiz aydinlatmislardir. Ve bunu aydinlatmaya devam
edeceklerdir. Benim yaklasimim da son çözümlemede hukuki durumu
aydinlatici nitelikte olacaktir. Ancak bu hukuki bakis açisi sadece
Sikiyönetim Mahkemesi'nde yargilanan Deniz'in dosyasi ile bagli
degildir. Daha çok gerilere giden hukuki duruma aydinlik getiren bir
bakis açisidir. Bu bakis açisi daha çok egemen siniflarin -kast-
unsuruna dayanacaktir.
Bizce
Deniz'in asilarak idam edilmesine yol açan, sadece son eylemleri
degildir. Deniz'i çok yakindan taniyan bir kisi olarak, onun ilk eylem
günlerinden son günlerine kadar geçirdigi olaylari kronolojik olarak
anlatip burjuvazinin kastini (idam etme kastini) buradan baslayip son
güne kadar getirmek gerektigine inaniyorum.
Deniz,
karsilikli sinif çatismalarinin yer aldigi, sinifli bir toplum olan
ülkemizde son olaylardan çok daha önce egemen güçler tarafindan bu
cezaya çarptirilmistir. Ancak bu cezanin infazi için herkesçe bilinen
son eylemleri kendilerince makul bir gerekçe olarak kamuoyuna
sunulmustur. Deniz adim adim gerçeklestirmek istedigi her hukuki ve
demokratik eylemin karsiliginda, haksiz sekilde her zaman hapishanenin
dört duvari ile karsi karsiya kalmistir. Bunun için Deniz Gezmis egemen
siniflarin bu kinine çoktan layik olmustur.
Neden?
Deniz çaliskan ve basarili bir ögrenci idi. Hukuk ögrenimine girmesi
rastlanti degildi. Onun hukuk ögrenciligi devrimciliginden çok sonra
gelir. O hukuk ögrenimine devrimci mücadele için araç olsun diye,
inanarak karar vermisti. Genç kafasinda sisli bir sekilde belirlenen
adaletli ve halktan yana düzeni ancak demokratik yollardan hukuk
ögrenimi yaparak gerçeklestirecegine inaniyordu. Ancak egemen
burjuvazi, bu inançli ve kavgaci kisilige bu olanagi tanimadi.
Deniz,
ögrenci gençligin mücadelesini bu sartlar altinda, inandigi mücadele
biçimi içinde sekillendirdi. Günün tüm ögrenci örgütleri pasifist, neme
lazimci, kisisel söhret pesinde ve bir bakima burjuvazinin degirmenine
su tasiyan kisiliksiz yapida idi. Bunun için bü örgütlerle ilerici,
yurtsever, anti-emperyalist ve anti-fasist mücadele geregi gibi
yapilamazdi. Deniz hemen Hukuk Fakültesi'nde, Devrimci Hukuklular
Örgütü'nü kurdu. Arkasindan daha genis bir tabana hitabeden Devrimci
Ögrenci Birligi'ni (DÖB) olusturdu. Bilahare bu örgüt FKF (Fikir
Kulüpleri Federasyonu) içinde aktif rol oynayarak bu örgütü Dev-Genç'e
dönüstürdü. Bundan sonra Dev-Genç, gençligin anti-fasist ve
anti-emperyalist örgütü haline geldi.
Gençligin
her anti-fasist ve anti-emperyalist demokratik atilimi burjuvazinin
kalelerinde sonradan tamiri imkansiz gedikler açiyordu. Burjuvazi
hedefini seçmisti: Iyi bir örgütçü ve bastan asagi inanç dolu olan
Deniz mahvedilmeliydi. Çünkü Deniz ve arkadaslarinin mücadelesi
üniversite ve toplumun diger katlarina yayilmaya ve yansimaya
baslamisti. Özellikle üniversite ilerici ve devrimci çizgide aktif
olarak o zamanda yerini almistir. Söyle ki, 1968-1969 ve 1970
yillarinda Türkiye'nin çesitli kentlerindeki üniversitelerin sosyal
ilimlerle ugrasan üç yüze yakin üniversite ögretim üyesi çesitli
tarihlerde iktidara ve fasist eylemlere karsi yayinladiklari
bildirlerle bu olusumun en somut örnegini vermislerdir.
Deniz,
her seyin ötesinde bir eylem adami idi. Kavradigini mükemmel kavrar ve
derhal uygulamasina geçerdi. Ve derdi ki -en iyi lider en iyi militan
olandir.- O dönemin bütün ilerici yurtsever anti-emperyalist ve
anti-fasist eylemlerinde o ve arkadaslari yer almistir. Her demokratik
ve hakli eylemin sonunda Deniz Geçmis haksiz sekilde kovusturmaya
ugruyor ve tutuklaniyordu. (12 Haziran 1968 isgal eylemi dolayisi ile
cumhurbaskani, basbakan, muhalefet lideri ve tüm üniversite rektörleri
ögrencilerin isteklerinde hakli olduklarini belirtmislerdi.)
Büyüyen
ve yurda yayilan demokratik ve anti-fasist eylemleri Deniz Gezmis ve
arkadaslarina baglamak elbetteki mümkün degildir. Ama bu eylemlere
etkin katkilari olmustur.
Istanbul'daki
son tutuklanma bilindigi gibi Yildiz Ögrenci Birligi'nde bulunan
dürbünlü bir tüfek yüzünden olmustur. Bu tüfegin Deniz'e ait oldugu
iddia edilmis, sonradan aksi sabit olmustur. Mahkeme dosyasi bunun açik
kanitidir. Bu durumda bile Deniz 9 ay tutuklu kalmistir. Hem de bir
önceki tutuklulugundan sonra özgürlügüne kavusmasinin birinci ayi
dolmadan. Deniz Gezmis'in sayisiz tutuklamalarinda bütün hukukçulari
sasirtan bir özellik vardir; bütün tutuklanmalarin sonucu mahkemelerde
beraattir.
Deniz
Gezmis bu çizgilerden geçerek 12 Mart'a gelmistir. 12 Mart'in kendine
özgü, hukukla baglantisi olmayan özel bir yeri vardir. Bu özel konumda
Deniz ve arkadaslari T.C.K.'nin 146'inci maddesi geregince yargilanmis
ve hüküm infaz edilmistir. 12 Mart'in mahkeme baskanlari ve yargiçlari
ön yargili ve taraf olan kisilerden olmustur. Idam hükmünü veren Ankara
Sikiyönetim 1 No'lu Mahkeme Baskani Ali Elverdi sonradan bir vesile ile
açikladigi gibi -Ben, hayatimda askeri görevlerin disinda politik
görevler de yaptim.- Sözü bu mahkemelerin niteligini göstermesi
bakimindan çok ilginçtir. Ayrica Istanbul 3 No'lu Sikiyönetim
Mahkemesi'nin 146'inci maddeyi uygulamadigindan dolayi lagvedilmesi de
bu dönemin hukuk uygulamasinin ne oldugu konusunda insanlara ibret
verecek en ilginç olaydir.
Biz yazimizi onun içerde ve disarda dilinden düsürmedigi dizelerle bitirmek istiyoruz:
-Delikanlim,
iyi bak yildizlara.
Onlari belki bir daha göremezsin.
Belki bir daha
yildizlarin isiginda kollarini
ufuklar gibi açip geremezsin.
...
Delikanlim, sen ki, ya bir köse basinda
Kasindan kan sizarak gebereceksin.
Ya da bir devrimci gibi daragacinda
can vereceksin-
IKISI 25, BIRI 23 YASINDA OLAN BU ÜÇ GENÇ ÖLÜMDEN KURTULAMAZ MIYDI?
Avukat Faik MUZAFFER AMAÇ
Konuya genel açidan bakildiginda:
1)
353 sayili (Askeri Mahkemeler Kurulusu ve Yargilama Usulü kanununa
göre, yalniz Sikiyönetim Askeri Mahkemeleri'nde degil, yargi
görevlerini olagan dönemlerde de yapan bütün askeri mahkemelerde
hakimler; hakimlik güvencesinden yoksundur. Örnegin, bu hakimlerin
terfileri; idari sicil üstlerince verilecek sicile baglidir. (Madde:
12) Atanmalari, yer degistirmeleri; Milli Savunma Bakani ile Basbakanin
müsterek kararnamesiyle olur. (Madde: 16) Askeri hakimler; Milli
Savunma Bakani tarafindan disiplin cezalariyla cezalandirilabilir.
(Madde: 29)
Böylece, hakimlik güvencesinden yoksun hakimlerden kurulmus olduklarindan bütün askeri mahkemeler, kurulus bakimindan anayasaya aykiridir.
Olaganüstü
dönemlerde görev yapan Sikiyönetim Askeri Mahkemeleri, bu konudaki
itirazlari Anayasa Mahkemesi'ne götürmekten çekinmislerdir. Görevlerini
olagan dönemlerde de yapan öteki Askeri Mahkemeler arasinda, konuyu
Anayasa Mehkemesi'ne gönderecekler bulunabilir. Bu nedenle, her Askeri
Mahkemede, davanin çesidi ne olursa olsun, saniklar ve varsa
müdafileri; 353 sayili kanundaki hakimlik güvencesine aykiri hükümlerin
anayasaya aykiriligini ileri sürüp konunun Anayasa Mahkemesi'ne
gönderilmesini istemelidirler.
Çünkü,
askeri mahkemelerde, mahkemelerin bagimsizligi ve hakimlik güvencesi
ilkeleri gerçeklesmedikçe, kamuoyu; bu mahkemelerden çikan hiçbir
karari, tam bir güvenle karsilayamayacaktir.
2)
En iyisi, ölüm cezalarinin büsbütün kaldirilmasi ise de bu ceza
yürürlükte kaldigi sürece yasama organi; ölüm cezalarinin yerine
getirilmesine iliskin kanunlarin yürürlük maddesini suna benzer biçimde
düzenlemelidir:
-Bu
kanun, yayimindan 90 gün sonra yürürlüge girer. Bu süre içinde kanunun
iptali için Anayasa Mahkemesi'ne basvurulmasi halinde kanunun yürürlüge
girmesi için Resmi Gazete'de yayimlanmasi beklenir.-
Ölüm
cezalarinin yerine getirilmesine iliskin kanunlar, yayimi tarihinde
yürürlüge girecek olurlarsa bunlar, uygulamada Anayasa Mahkemesi'nin
denetiminden kaçirilmis olurlar.
Bu
söylediklerimiz, Ankara Sikiyönetim Komutanligi 1 Numarali Askeri
Mahkemesi'nin 9.10.1971 gün ve E: 1971//13, K: 1971//23 sayili
karariyla ölüm cezasina çarptirilan Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve
Hüseyin Inan'in ölüm cezalarinin yerine getirilmesi konusuna
uygulandiginda:
25
Mart 1972 günlü Resmi Gazetede yayimlanan 17 Mart 1972 günlü 1576
sayili (Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan'in ölüm cezalarinin
yerine getirilmesine dair Kanunun) yürürlük maddesi söyle idi:
-Bu kanun yayimi tarihinde yürürlüge girer.-
Ancak
CHP, kanun daha yayimlanmadan ve yürürlüge girmeden, bu konunun iptali
için Anayasa Mahkemesi'ne basvuracagini bildirmis ve basin da konu ile
ilgilenmis oldugundan, ölüm cezalarinin yerine getirilmesi
geciktirildi. Yayimindan sonra hem biçim, hem de esas yönünden iptali
için Anayasa Mahkemesi'ne basvurulmasi üzerine, kanun, Anayasa
Mahkemesi'nin 6 Nisan 1972 günlü, K: 1972//13, Karar: 1972//18 sayili
karariyla iptal edilip 7 Nisan 1972 günlü Resmi Gazete'nin Mükerrer
sayisinda yayimlandi.
Anayasa
Mahkemesi, kanunu biçim yönünden iptal ettiginden -Iptal kararina göre,
öteki aykirilik iddialarinin incelenmesine yer olmadigina oybirligiyle
karar- vermisti.
Bu
iptal karari üzerine yeniden kabul edilen 2 Mayis 1972 günlü (Deniz
Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan'in ölüm cezalarinin yerine
getirilmesine dair) 1586 sayili kanun 5
Mayis 1972 günlü Resmi Gazete'de yayimlandi. Bu kanunun
da
-Yayimi tarihinde- yürürlüge girecegi yazili idi. Bu ikinci kanun
yayimlaninca ölüm cezalari hemen yerine getirildi. Böylece Anayasa
Mahkemesi'nin, önce sadece biçim yönünden iptal ettigi kanunun, bu kez,
esas yönünden de incelenip anayasaya uygunlugunun denetlenmesi olanagi
ortadan kaldirilmis oldu.
Yasama organi, kanunun yürürlük maddesini, Anayasa Mahkemesi'nin denetimini önlemeyecek biçimde düzenlemis olsaydi ACABA, Anayasa Mahkemesi; kanunu esas yönünden de iptal etmez ve ikisi 25, biri 23 yasinda olan bu üç genç ölümden kurtulmaz miydi?
IDAM HÜKMÜYLE SONUÇLANAN BU DAVAYA YÖNELTILEN ELESTIRILER GÖSTERIYOR KI, KANUNUN DEGISTIRILMESI BIR GEREKLILIKTIR
Prof. Dr. Öztekin TOSUN
Türk
Ceza Kanunu'nun 146'inci maddesini ihlal suçundan ölüme mahkum edilen
ve cezalari da yerine getirilmis bulunan üç kisi hakkinda verilmis ölüm
cezasinin benzerleriyle karsilastirildiginda çok agir oldugu, bu olayda
uygulanmasi gerekli maddenin baska bir madde oldugu, bu bakimdan bir
hukuki yanlislik bulundugu düsünülmektedir.
Böyle bir yanlislik bulundugunda, bu kisilerin yeniden muhakemesinin yapilip yapilamayacagi sorulmaktadir.
Bir
muhakeme yapilip bütün sorusturmalar sonucunda bir karara varilmis ise,
bu karar aleyhine bazi denetim muhakemeleri bulunmaktadir. Örnegin
karari begenmeyen süresi içinde temyiz eder; ölüm cezasini gerektiren
fiiller için bu temyiz incelemesi otomatik olarak, yani hiç kimse
istemese de yapilir. Bu yollardan geçtikten sonra son karar yargi
durumuna girer, yani o artik gerçege ta kendisi sayilir; artik bu
kararin yeniden ele alinip uyusmazliklarin toplum içinde sürüp
gitmesini önlemektir.
Böyle olmakla birlikte, bazi sinirli nedenler bulundugu ileri sürülürse, hukukumuz yargi durumuna girmis, bu son karara ragmen, uyusmazligin yeniden muhakemesini kabul etmektedir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 327-342'inci maddelerinde düzenlenmis (muhakemenin yenilenmesi esittir muhakemenin iadesi) adini tasiyan bu kurum sayesinde yeniden bir muhakeme yapip hukuka aykiri son kararin kaldirilmasi olanagi vardir.
Mahkum öldügünde bu yola basvurmak, örnegin ana babasina ve kardeslerine de taninmistir.
Üzerinde
durdugumuz olayda bu yola basvurulmasi olanagi bulunmadigini
zannetmekteyim; çünkü, söylemis oldugum gibi, bu yola kanunda açikça
gösterilmis sinirli durumlarda gidilebilmektedir.
I) Sadece son kararin hukuka aykiri olmasi yetmez ayrica kanundaki nedenler bulunmalidir.
Olayda
TCK.'nin 146'inci maddesiyle ceza verilmesi hukuka uygun degildir,
baska bir madde ile daha hafif bir ceza verilmeliydi diye bir fikre
dayanildigi kabul edildiginde, kanunun sadece yanlis madde uygulanmasi
durumunda bu yola gidilmesini kabul etmedigini görmekteyiz. Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 327'inci maddesinde sayilmis nedenlerden
biri bulunmasi gerekmektedir. Bu nedenleri kisaca görelim:
1) Durusmada kullanilmis ve son karara etkili bir belgenin sahte oldugu ortaya çikmalidir. Olayimizda böyle bir belgenin sahte oldugu biçiminde bir iddia yoktur.
2) Yemin verilerek dinlenmis bir tanigin mahkum aleyhinde gerçek disi bir açiklamada bulunmasi ve bunun son karara etkili olmasi gereklidir. Böyle bir tanik açiklamasinin gerçege aykiri oldugu ve buna dayanildigi ileri sürülmemistir.
SIYASAL YARGILAMALARDA HÜKÜM VERENLER ÇOGU KEZ HEM DAVACI HEM DE YARGIÇ DURUMUNDADlRLAR
Orhan APAYDIN
6
Mayis 1972 günü safaginda, yasamlarinin ilkbaharinda üç genç adam, 25
yaslarinda Deniz Gezmis ve Yusuf Aslan, 23 yasinda Hüseyin Inan, Ankara
Kapali Cezaevi'nin avlusunda daragacina çikarildilar ve boyunlarina
geçirilen iplerle bogularak idam edildiler. Siyasal tarihimizde oldugu
kadar adalet yasamimizda da önemini koruyan ve etkilerini sürdüren bu
olay, Nihat Behram'in siirsel üslubuyla belgesel bir anlatima
kavusmustur. Olayin hukuksal irdelenmesi de bizden istenmektedir.
Üç
genç adamin boyunlarina ipi geçiren cellat, yargi organi içinde yer
alan bir mahkeminin, yasama organi içinde yer alan bir mahkeminin,
yasama organinca onaylanan kararini yerine getirmistir. Biçimsel açidan
cellatin bogarak öldürme eylemi hukuka uygundur. Sokrat'in baldiran
zehiriyle öldürülmesi de hukuka uygundu. Her safak, Sah'in kursuna
dizdirdigi Iranli devrimcilerin, geçen yil Ispanya'da Franco'nun
öldürttügü gençlerin biçimsel bakimdan hukuka uygun mahkeme
kararlariyla yasamlarina son verilmistir. Vietnamli yurtsever Nuguyen
Van Troi de, vatan haini bir iktidarin kurdurdugu mahkeminin karariyla
ölüme mahkum edilmisti.
Demek istedigimiz su:
Siyasal
yargilamalarda verilen kararlarin biçimsel hukuka uygunlugu, kamu
vicdanini tatmin etmeye yetmemektedir. Halkin ve tarihin hükmü çogu kez
mahkeme kararlarini geçersiz kilmakta mahkum edilenlerin degil, mahkum
edenlerin suçlanmasina yol açmaktadir.
Deniz
Gezmis ve iki arkadasinin idam edilmelerinde de ayni kural geçerlidir.
Suçlu görülenlerin eylemleriyle, verilen ceza arasinda oranin
degerlendirilmesi subjektif görüslerle ve salt biçimsel hukuk açisindan
yapilamaz. Yargilanmanin biçimlere ve yargilamayi etkileyen kosullar
elbette hükmün degerlendirilmesinde etkili olacaktir. Ama bunlar
olaganüstü nitelikte olmasaydi bile, tarihin akisi içinde, verilen
hükümler gene de haksiz ve adaletsiz kalabilir, -suçlu- görülenler
-kahraman- mertebesine çikabilirdi.
Siyasal
yargilamalarda hüküm verenler çogu kez hem davaci hem de yargiç
durumundadirlar. Gerçekten yargiçlarin da siyasal, toplumsal ve
ekonomik düzeni yaratan ve süregelmesini savunan görüsleri
benimsemeleri mümkündür. Kendi ideolojik anlayislarinin karsisina
çikanlarin yargilanmasinda (sartlandirilmis) kafalarinin etkisinde
kalmamalari olanaksizdir. Baska bir deyimle yargiçlar çogunlukla
siyasal davalarda tarafsiz kalamazlar. Kendileri de saniklarin
eylemlerinden sikayetçi ve davacidirlar. Deniz Gezmis ve arkadaslarinin
davasinda mahkeme baskanligi görevini yapan yargicin, politika hayatina
atildiktan sonra söyledigi sözler ve belirledigi siyasal davranis bunun
açik bir kanitini olusturmaktadir.
Olaganüstü
bir ortamin, olaganüstü sayilabilecek bir mahkemesi tarafindan,
olagandisi yasal yollardan yorumlarla verdigi idam kararlarinin,
yargilamanin iadesi yoluyla düzeltilmesi yolu, Deniz Gezmis ve
arkadaslari için söz konusu edilemez. Gerçekten, biçimsel hukuk
kurallari ve prosedürü, bu davanin halkin ve tarihin kabul edebilecegi
bir sonuca ulasmasina olanak veremez. Biçimsel ve yürürlükte oldugu
sürece, devletin zorlama gücü ile geçerli yasalar, tarihsel gelisme
içinde, bu geçerliliklerini esasen yitirirler. Toplumsal altyapinin
degisikligine paralel olarak belirlenen hukuk ilkeleri, kendisine ters
yasalari, sonuçlariyla beraber, ortadan kaldirmaktadir. Bu gelisme,
yargilamanin iadesine gerek kalmadan, özde haksiz yargilari da
silmekte, suçlu görülenleri kahraman, hükmü verenleri ise suçlu ilan
etmektedir.
Deniz
Gezmis ve arkadaslarinin davasi da hukukun bu degismez dialektigine
baglidir. Verilen kararlar dogru mu, yanlis mi, bunun kesinlikle
saptanmasi, tarihsel gelisme içinde aydinliga kavusacaktir. Yargilamayi
iade ettirecek ve en dogru hükmü verecek tek hukuksal güç ve yol,
tarihsel gelisme içinde aranmalidir.
Bugün için olayin degerlendirilmesi ise daragacinda can veren üç genç adamin geride biraktiklari üzerinde yapilabilir.
Bunlar nelerdir? Bu sorunun ilk yanitini Nihat Behram veriyor:
-Son ana kadar onuru koruyanlar yasayacak
Söylenecek son söz kahramanca olmalidir-
Onlar,
suç sayilan eylemlerinin neden ve amaçlarini, ölüm cezasi tehdidi
altinda ve cezaevindeki hücrelerinde yazdiklari savunmalariyla
açiklamislardir. Bu savunmada, Türk toplumunun tarihsel gelisimi,
bilimsel ölçülerle irdelenmis ve ülkenin bugünkü sorunlari kendilerine
göre saptadiklari çözümlerle ortaya konmustur. Deniz Gezmis ve
arkadaslarinin savunmalari, olayin bizce, bugün için degerlendirilmesi
gerekli en önemli belgesini olusturmaktadir.
Onlarin geride biraktiklari arasinda bir de su vardir:
ASIL YARGILAMA; 6 MAYIS 1972 SAFAK VAKTI HALKIN VICDANINDA YENIDEN BASLAMlS VE DEVAM ETMEKTEDIR
Av. Zeki ORUÇ EREL
-Hiç
kimse, tabii hakiminden baska bir merci önüne çikarilamaz. Bir kimseyi
tabii hakiminden baska bir merci önüne çikarma sonucunu doguran yargi
yetkisine sahip olaganüstü merciler kurulamaz.
(Anayasanin, 12 Mart döneminde geçirdigi gerici nitelikteki degisiklikten önceki, 32'inci maddesi.)
Anayasanin
32'inci maddesini yukariya almamizin nedeni; Deniz Gezmis ve
arkadaslarinin davasina nasil bir merciin baktigini, davayi gören
Sikiyönetim Mahkemesi'nin -tabii hakim- ilkesine uygun bir merci olup
olmadigini, -tabii hakim sartinin niçin bir -anayasal kural- olarak
düzenlendigini, bu davada bu kurala neden uyulmadigini, davanin ceza
adaletini gerçeklestirmek amacina yönelik bir dava olarak mi
görüldügünü, yoksa; bir politikaya hukuki kilif geçirmek ve -hukuk-u bu
politikanin araci olarak kullanmak için mi yürütüldügünü, kisada olsa,
incelemek içindir.
-Tabii
hakim- kavrami; herkesin kanun önünde esitligi ilkesinden kaynaklanir
ve -kisi güvenliginin bas sarti-ni teskil eder. Suç ve suçlu belli
olduktan sonra, sirf o suçun, nitelegini tayin ve suçlulari yargilamak
için kurulmus olan mahkemeler; tabii mahkeme, bu mercilerde görev alan
kisilerde tabii hakim, degildir. Bu gibi mercilere -olaganüstü
mercilerdenir. Iste, anayasanin; -Haklarin Korunmasiyla Ilgili
Hükümler-i içinde yer alan 32'inci maddesi; suç ve suçlu belli olduktan
sonra, o suçun suçlularini yargilamak için kurulacak olaganüstü
mercileri kesinlikle yasaklamistir.
Bu
yasaklamaya ragmen, esasen Agir Ceza Mahkemesi'nde görülmesi gereken
Deniz ve arkadaslarinin davasi, baskan ve üyeleri yürütme organinca
atanan ve her an görevden alinabilen Sikiyönetim Mahkemesi'nde
görülmüstür.
Deniz,
Yusuf, Hüseyin ve arkadaslarinin T.C.K.'nin 146'inci maddesi ile
yargilanmalarinin, bizce, ancak bir tek nedeni vardi; o da, bu maddenin
sabit cezali olmasi ve ölüm cezasi hükmünü tasimasiydi. Zira,
kendilerine onlarca yil hapis cezasi verilebilir, fakat baska hiçbir
maddenin uygulanmasiyla idam cezasi istihsal edilemezdi.
Belirtmek
gerekir ki, Deniz, Yusuf, Hüseyin ve arkadaslari bu durumu hemen
anlamislardi. Durusmanin daha ilk gününde, bu konuda Hüseyin söyle
diyordu:
-Iddianameyi okudugum zaman cezanin suça degil, suçun
cezaya
uydurulmaya çalisildigini gördüm. Cezamizi biraz önce bahsettigim
pazarlik tayin edecektir. Böyle bir pazarligin bize reva görecegi
cezayi bagimsiz yargi organlarinda uygulamak zor oldugu için
Sikiyönetim Mahkemeleri'ne çikartiliyoruz. Hakli olarak belirtiyorum;
iddia makamini muhatap olarak almiyorum ve mahkemeyi bagimsiz yargi
organi kabul etmiyorum.-
Ayrica;
davanin politik niteligine ragmen, anayasa ve ceza hukuku ilkelerinin
de, hükümde önemli etkisi olabilecegi yolundaki avukatlarinin
görüslerine, bence, hiçbir zaman katilmamislar; davanin, mutlaka ve
sadece politik etkenlerle sonuçlanacagina olan inançlari hiç
degismemisti. Olaylar, onlari hakli çikardi.
Süphesiz,
sadece zevk maddesine bakarak, davadan politik sonuçlar elde edilmek
istendigi sonucunu çikarmiyoruz. Fakat, gerek yargilama süresince
takinilan tavir, gerekse yargilama disinda; anayasa ve yasalarin kisiye
güvence sagliyan hükümlerinin ayaklar altina alinmasiyla uygulanan bir
dizi fazisan tedbir ve sonuç; hukuk'un ve hukukun üstünlügü ilkesinin
degil; Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in sahsinda halkin üzerinde baski,
korku ve terör yaratmak amacina dayali, gerici egemen siniflarin
politikasinin, davaya damgasini vurdugunu bize göstermektedir.
O dönem yasanali daha çok olmadi, hemen hepimiz hatirlamaktayiz.
Kamuoyunu
tek tarafli olusturmak için radyo ve televizyon fasist ideolojinin
emrine verilmis, onlarca sayfa tutan iddianameler radyodan günlerce
okutulmus, buna karsilik yargilananlarin sorgu ve savunmalarindan tek
kelimeyle söz edilmemistir.
Gazeteler kapatilma tehdidi altinda tutulmus, tarafsiz görev yapmalari engellenmistir.
Durusmalari
izleyip, basin, radyo ve televizyona haber kaynakligi yapan Anadolu
Ajansi muhabiri; bazi sikiyönetim savcilariyla görüsüp, ancak onlarin
onayini aldiktan ve onlarin istedigi biçime soktuktan sonra, durusmalar
hakkinda bilgi vermistir.
Durusmalarin
açikligina ragmen, durusma salonuna sadece sinirli sayida saniklarin
yakinlari, üstelik her gün yerine getirilmesi ne kadar zor, adeta
eziyet teskil eden usullerle, alinmistir.
Kararlarin
meclislerde görüsülmesinde, egemen sinif partilerinin onlari bir an
önce asmak için gösterdikleri istahli tavir, toprak agasi yasli bir
senatörün konusmasinda dile gelen; -bunlari yargilamaya bile gerek yok,
hepsini kursuna diziverelim, olsun bitsin- yolundaki hukuk ve adalet
anlayisi ve mahkeme baskaninin bugünkü demeçleri; davaya neyin
damgasini vurdugunu herhalde ortaya koymaktadir.
Bütün
bunlar, hepimizin gözü önünde olan ve resmen belgelenen gerçeklerdir.
Üç genci sehpaya göndermek için, kapali kapilar ardinda olup bitenler
de, süphesiz namuslu insanlarca ortaya konulacak ve bir gün mutlaka
ögrenilecektir.
Infazlardan
günümüze 4 yil geçmesine ragmen, ilk defa; -DENIZ GEZMIS DAVASINA
YENIDEN BAKILABILIR MI?- sorusunun ortaya atilmasinin; -hukuk-,
-adalet-, -vicdanve -çagdas insan- gibi bazi mefhumlara yürekten
inananlar karsisinda da, bu sözcükleri kisisel çikar ve yasamlarinin
birer araci olarak görenler karsisinda da; namuslu olmanin gereginin
yerine getirildigine olan kesin inancimizla birlikte;
Bizce,
asil yargilama; onlari asanlarin, davanin ve sonuçlarinin bittigini,
kapandigini sandigi anda; 6 Mayis 1972 safak vakti, halkin vicdaninda
yeniden baslamistir.
VERILEN ÖLÜM CEZASI UYGULAYICILARA ONUR VERMEYECEK BIR BIÇIMDE ADALET TARIHINE GEÇECEK ACILI BIR ÖRNEK OLACAKTIR...
Hasan Basri AKGIRAY
CHP Istanbul Milletvekili
Aslinda,
hakimlik gerçekten zor ve zor oldugu kadar da kutsal bir ugrastir.
Anadolu'da, halen geçerliligini koruyan -Hakim, peygamber postunda
oturan kisidir- sözü, bu niteligi en güzel biçimde anlatan bir halk
deyisidir.
Ne
var ki, adalet tarihi, özellikle olaganüstü hallerde olusturulan
mahkemelerin, bu kutsal ugrasiyi gölgeleyen, kisisel ya da, politik
çikarlarinin tutsagi olarak zulme varan adaletsiz kararlarla doludur.
1789 Fransiz Devrimi'nin, insan kasabi ve giyotinci olarak nitelenen ve
ünlü bir hukukçunun deyimi ile, -marangoz hatasi yüzünden kürsüde
bulunanve sonunda tutsagi oldugu giyotinde basi koparilan savci
Fouquier-Tinville'i bu konuda tipik bir örnek olarak gösterebiliriz.
Insanlik
adina övünmek gerekir ki, her toplumda ve her dönemde zulme,
adaletsizlige karsi savas veren yürekli ve erdemli düsünürler,
hukukçular olmustur. Örnegin, 18'inci yüzyil
sonlarina
dogru, Montesquieu, Rousseau ve Beccaria gibi ünlü düsünür ve cezacilar
seslerini yükseltmisler ve bu yürekli çabalari sonunda, yasa koyucular,
suç ile ceza arasindaki dengeyi saglayici yasalar yapmak zorunda
kalmislardir. Daha anlasilir bir deyisle, suç ve ceza arasindaki oran,
ta 18'inci yüzyilda saglanmis bulunmaktadir.
Aslinda
T.C. Yasasi da, bireye oranla, devleti daha çok koruyucu hükümler
tasimasina karsin, suç ve ceza orantisini oldukça adaletli koymustur.
Ne var ki, ceza yasalarinda, bu dengenin korunmus olmasi yeterli
degildir. Uygulayicilarin da ayni konuda duyarli olmalari gerekir.
Kanimca, Deniz Gezmis ve arkadaslarina verilen ölüm cezasi, suç ile
ceza arasindaki oranin en agir sekilde bozulmasi konusunda,
uygulayicilara onur vermeyecek biçimde adalet tarihine geçecek acili
bir örnek olacaktir. Bir hukuk adami, hatta sade bir Türk vatandasi
olarak bundan üzüntü duymamak olanaksizdir.
Üç
genç adamin serüvenine, yakin geçmiste hep birlikte tanik oldugumuza
göre, yaptiklari eylemleri burada saymaya gerek görmüyorum. Simdi
belleklerimizi tazeleyip, yaptiklari eylemleri animsayarak T.C.
Yasasi'nin onlara uygulanan 146//1 maddesi ile, öteki iki maddesini
okuyalim:
Madde
146//1: -Türkiye Cumhuriyeti Teskilati Esasiye Kanunu'nun tamamini veya
bir kismini tagyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile tesekkül etmis
olan BMM'yi iskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren tesebbüs
edenler idam cezasina mahkum olur.-
Madde
168: -Her kim 125, 131, 140, 147, 149 ve 156'inci maddelerde yazili
cürümleri islemek için silahli cemiyet ve çete teskil eder, yahut böyle
bir cemiyet ve çete amirligini ve kumandayi ve hususi bir vazifeyi haiz
olursa on seneden asagi olmamak üzere agir hapis cezasina mahkum olur.-
Madde
171: -125, 131, 133, 146, 149 ve 156'inci maddelerde yazili cürümlerden
birini veya bazilarini hususi vasitalarla islemek üzere, birkaç kisi
aralarinda gizli ittifak ederlerse bunlardan her biri asagida yazili
cezalari görür.
1) (...)
2)
Bu ittifak 146, 147'inci maddelerde gösterilen cürümlerin icrasina
müteallik ise dört seneden on iki seneye kadar agir hapis cezasi
verilir.-
Simdi
bu maddeleri okuduktan sonra, derinlemesine bir hukuk bilgisine sahip
olmasak bile, kafasinda beyin, gögsünde yürek tasiyan insanlar olarak
düsünelim. Bu maddelerden hangisi ile ceza verilmesi adalettir?
Bes-on
genç adamla, birkaç silah, bir miktar dinamit lokumu, konserve kutusu
ve karpit ile anayasayi ihlal, Millet Meclisi'ni iskat olanakli midir?
Banka soymak, adam kaçirmanin anayasayi ihlal ile ilgisi nasil
kurulabilir? Ve nasil, nasil, suç ile ceza arasindaki oran bu denli
temelinden yikilarak, yasamlarinin en coskulu çaginda üç körpe insan
ipe gönderilir?
Kuskusuz suçlu idiler, ama ölüm cezasini gerektirecek kadar degil.
Bes-on
genç anlasmis, belki gizli ve silahli bir çete ya da cemiyet
kurmuslardi ve bu kurulus 146'inci maddedeki anayasayi ihlal suçuna
müteallik olabilirdi. Ama bu davranislari, tipatip ve kesinlikle
168'inci maddenin kapsamina girer ve ona göre cezalandirilirlardi. O
zaman ölüm yerine en çok verilecek cezanin, 24 yil agir hapis olmasi
gerekirdi.
Suçlu
idiler. 146'inci maddedeki suçu islemek üzere, yani anayasayi ihlal
için, özel araçlarla donatilmis, birkaç kisi anlasarak gizli birlik
kurmus olabilirdi. Ama o zaman bu eylemlerinin cezasi ölüm degil,
171'inci maddeye göre en çok 12 yil agir hapis olmasi gerekirdi.
Nitekim,
kisiliklerini yakindan tanimakla onur kazandigim Askeri Yargitay'in
degerli üyelerinden hakim tuggeneral sayin Kemal Gökçe ve hakim Alb.
Sayin Nahit Saçlioglu da,ayni inançda bulunmuslar ve saniklarin 146//1
ile degil 168'inci madde ile cezalandirilmalarini ve ayrica,
hafifletici neden kabul ederek, 59'uncu madde ile cezalarindan indirme
yapilmasi gerekçesi ile onama kararina aykiri oy kullanmislardir.
Görüldügü
gibi, en kati hukuk mantigi ve en acimasiz bir ceza adaleti ile
davranilsa bile, ölüm cezasi adaletsizdir, yanlis hükmedilmistir.
Bu
ceza sosyal ve insancil açidan da hukuk kurallarina aykiridir,
hatalidir. Sundan ki, ceza yasamizda, cezayi azaltici takdiri nedenler
kabul eden bir 59'uncu madde vardir. Hakimler bu maddeyi diledigi
nedenlerle uygulamak suretiyle cezadan indirme yapabilirler. Bu indirme
ölüm cezalarinda, süresiz agir hapse çevrilmek biçiminde uygulanir. Bu
madde, hakimlere taninmis en son insancil bir yetkidir. Hangi madde ile
ceza verilirse verilsin, hakimlere huzur, suçlulara teselli verecek bir
olanaktir bu. Ne yazik ki, kararda bu olanaktan da yararlanilmamistir.
Ölüme
mahkum edilen üç gencin, köhnemis bir düzene baskaldiran, emperyalizme
karsi halk savasi veren ve bu konuda gençlige ögütte bulunan Mustafa
Kemal'in çocuklari oldugu,
O'nun söz ve davranislarinin, genç, coskulu yüreklerde yaptigi etki düsünülmemistir. Tüm eylemlerinde, can kaybindan,
en
zor kosullarda bile, titizlikle kaçindiklari, gerek mahkemede, gerek
eylemlerinde takindiklari mertçe davranislari, suçlarini kabule kadar
varan dürüstlükleri hiç göz önüne alinmamistir. Oysa, bunlardan sadece
bir tanesinin varolmasi halinde bile 59'uncu madde uygulanarak hiç
olmazsa ölüm cezasindan kurtarilmalari yasal bir imkandi. Ama hayir,
ilahlar kurban istemislerdi bir kez... ve de kurban verilecekti.
Yanit
2) Mahkeminin, çagdas ceza adaletine kesinlikle ters düsen söz konusu
kararinin olusmasinda 12 Mart ile baslayan anti demokratik ortamin
etkisi bulundugu kuskusuzdur. Gerçekten bu olaganüstü dönemin ilk
hühümet baskani, Türkiye radyolarindan, -suçlularin baslari balyozla
ezilecektir.sözleri ile ilk engizisyonist hükmü vermisti. Anayasanin
132'inci maddesindeki -... Hiçbir organ, makam, merci veya kisi, yargi
yetkisinin kullanilmasinda mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat
veremez. Genelge gönderemez, TAVSIYE VE TELKINDE BULUNAMAZ.-
yasaklanmasina bakilmaksizin bir basbakan tarafindan bu telkinin
yapilmasi, sikiyönetim komutanliklarinca, birifingler yapilmak,
bildiriler yayimlanmak yolu ile gençlerin suçlu olduklarinin
kanitlanmasi çabasi, yasalara göre karar veren askeri hakimlerin
görevden alinmalari gibi tutam ve davranislar, mahkemenin kararina etki
yapan somut olaylardir. Bu etki sonucudur
ki,
hakimler, anayasamizin 132'inci maddesindeki: -Hakimler görevlerinde
bagimsizdirlar. Anayasaya kanuna, hukuka ve vicdani kanaatlarina göre
hüküm verirler.- kuralina uyacaklari yerde, 12 Mart ile baslayan ve
yaratilan ve yukarda sözünü ettigimiz davranislarla olusan ortamin
etkisi altinda hüküm vermek zorunda kalmislardir. Yanlis ve adaletsiz
karar verilmesinden en büyük etki bu ortamdir.
Yanit
3) Deniz ve arkadaslarinin davasina yeniden bakilabilir mi? Hukuk
deneyimi ile, muhakemenin iadesine yasal olanak var midir? Kanimca
vardir. Sundan ki, ceza muhakemeleri usulü yasasinin 327'inci
maddesinin 3'üncü bendi su hükmü koymustur. -Bizzat mahkum tarafindan
sebebiyet verilmis kusur müstesna olmak üzere, hükme istirak etmis olan
hakimlerden biri aleyhine ceza tatbikati ve kanuni bir ceza ile
mahkumiyeti istilzam edecek mahiyette olarak vazifelerini ifada kusur
etmis ise- davanin yeniden görülmesi olanaklidir.
Birinci
soruya verdigimiz yanitta belirttigimiz gibi, saniklarin eylemleri
hiçbir yorum ve tereddüde meydan vermeyecek biçimde 146//1 maddeye
uygun degildir. Hele, T.C. yasasinda saniklarin eylemlerine uyan bir
168 ve bir 171'inci madde varken, 146//1'inci maddeye göre hüküm
verilmesi, dogal olarak, hüküm veren hakimlerin görevlerini kötüye
kullanmak suretiyle kusur isledikleri, sonucunu dogurmaktadir. Bu
nedenle hukuki yorum ya da inanç farkliligi gerekçesi de olayda söz
konusu olamaz.
Kaldi
ki, savunma avukatlarinin, örnek mahkeme kararlari ve ünlü cezacilarin
bilimsel görüslerine dayali savunmalarinda bu durumu açikliga
kavusturmalarina karsin, yanlis ceza maddesi uygulanmasi,
uygulayanlarin, inançlari gereginden çok pesin hükümlü olmalari ile
açiklanabilir. Böyle bir davranis ise, sözü geçen 327'inci maddedeki,
-vazifeyi ifada kusurdur.- Bu nedenle de ortada, ceza tatbikatini
istilzam eden bir eylem var demektir. 1803 sayili af yasasi karsisinda
hakimlerin, bu eylemleri nedeniyle ceza kogusturmasi yapmaya yasal
olanak bulamadigindan, suçlulugun, muhakemenin iadesi istemini
inceleyecek mahkemece düsünülmesi gerekecektir. Aslinda, görevi kötüye
kullanmanin, hakim hakkinda ceza uygulamasini gerektirecek nitelikte
olmasi, muhakemenin iadesi için yeterlidir. Hüküm verilmesine gerek
yoktur.
Kaldi
ki, bu konuda fazla bir kanit aramaya, ya da yasa hükümlerini zorlamaya
gerek de yoktur. En saglam kaniti, Sikiyönetim Mahkemesi'nin ölüm
cezasini veren Hakimler Kurulu Baskani Ali Elverdi, daha geçen gün bir
gazetede yayimlanan anilarinda, -... ben komünistleri temizlemek için
bu görevi kabul ettim,- seklindeki sözü ile vermis bulunmaktadir. Hükme
katilmis bir hakimin bu kast altinda görev alip hüküm vermesi, o hakim
hakkinda ceza kogusturmasi yapilmasina yeterlidir. Bu nedenle hiç
düsünmeden, Deniz Gezmis
HÜKÜM VERILMESINE VE CEZANIN INFAZ EDILMESINE RAGMEN KAMUOYUNDA KABUL EDILMIYOR, TARTISILIYORSA O DAVA KAPANMAMISTIR
Avukat ERSEN SANSAL
-Yargilama-,
insanoglunun en ilginç buluslarindan biridir. Dava, sonuç bakimindan
-adaleti gerçeklestirme- eylemi olmalidir. Belki bir yargilama sonunda
verilen kararin, sadece sanigin karari oldugu düsünülebilir. Ancak
ulasilan karar, bir beraat karari ise bu yargilanana oldugu kadar,
yargi hakkini kisiler eliyle kullanan yargilayana da bir aklanma
kazandirir. Iste, mahkeme kararlarinda -kamu adina-, -ulus adina- gibi
ibarelerin kullanilmasinin bir nedeni de budur. Eger bu karar bir
mahkumiyet karari ise, bunu yalnizca sanigin karari sayip geçmek çok
eksik kalir. -Önemli olanin bir yargilama yapilmis olmasidir- denilip
geçilmesi halinde, adalet adina verilen bu mahkumiyet karari, adaleti
gerçeklestirme (!) isini yapanlarin boynuna asilan yafta olarak kalir.
Hele bu karar, bir idam karari ise...
Ve bu tür davalar, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin kapanmaz. Bir dava hükümle biter, ancak böyle davalar bitmez.
Çünkü bir dava, hükmün verilmesine ve cezanin infaz edilmesine ragmen, kamuoyunda kabul edilmiyor, tartisiliyorsa
o dava kapanmamistir. Çünkü davanin saniklarinin idam edilmelerine ragmen, suçlamalar hala devam ediyorsa
o
dava kapanmamistir. Suçlamalar sürdükçe savunmalar da sürer gider ve
bunun kadar hakli bir sey olamaz. Ve bu dava, -ölüm cezasi- gibi, en
azindan insan hayatini ilgilendiren bir dava ise, insan hayatini
savunmak sürer gider.
6 Mayis sabahi, üç genç devrimci, idam sehpasinda can verdiler.
Deniz
Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan haklarinda açilan dava, Ankara 1
Numarali Sikiyönetim Askeri Mahkemesi'nde 16.7.1971 tarihinde
baslamisti. Davanin iddianamesinde söyle deniyordu:
-...
O zaman iktidar edenlerinden birinin, bu zaman iktidar edenlerine
tavsiyesi kulaktan kulaga fisildaniyordu: Gençligi bölünüz!...
Yetkililer korkaklik... kurnazlik içinde seyirci kaliyorlar, gene
söylentilere göre bir gruba yardimci oluyorlardi... Gençler artik kendi
sorunlari yaninda memleket meseleleri ile de ilgileniyordu. Anadolu
hala aç, hala kaynaklar tahrik edilemiyor, hala firsat esitligi
verilmiyor, hala mirimiranliktan
kalma mütegallibe ve bir günde milyonlar vuranlar magara halki ile ayni yurt sathinda yan yana yasiyordu.
Pahalilik
gene basibos gidiyor, karsilikli saygi tarihe karisiyor, az çalisip çok
kazanan kisiler türeten ülke oluyorduk. Halkin yari nisbeti aydinlanmak
söyle dursun okuyup yazmayi bile ögrenememisti. Idareciler gene 'nurlu
ufuklar' nutuklari ile karin doyurmaya devam ediyorlardi...-
Iddianame devam ediyordu:
-...
Türkiye'de zamanin getirdigi çirkin politikacilar, muhteris
politikacilar; çikarcilar ve utanmaz adamlar vardi. Her biri ayri yönde
faaliyet gösterirken iktidar gayesinde birlesiyorlar onu elde edebilmek
için basvurmadiklari sekil kalmiyordu...
Ne
gariptir ki; bu cümlelerin yer verildigi iddianame ile suçlananlar,
davanin saniklarindan ibaretti ve istenen ceza da -idam- idi.
Iki
buçuk ay kadar süren dava sonunda Siki Yönetim Mahkemesi, 9.10.1971
tarihinde Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan ile birlikte 15
sanigin daha ölüm cezasina çarptirilmalarina karar verdi.
Saniklar hakkinda uygulanan madde, Türk Ceza Kanunu'nun
ünlü
146'inci maddesi idi. Bu madde: Kanunun gerek yapisi, gerekse
düzünlenme biçimi içerisinde, kanunun sistemine ve ruhuna yabanci garip
bir maddedir. Örnegin suçun islenmesine iliskin bir genel kasit yeterli
görülmeyip, -özel kasit- aranmis olmasina ragmen, idam gibi bir cezanin
öngörüldügü maddede bunun unsurlarinin neler oldugu belirtilmemistir.
Oysa bu denli agir ve çagdisi bir cezanin yer aldigi bir düzenleme,
açik ve net bir sekilde belirtilmek gerekir. Maddedeki fiil, bir
tesebbüsten ibaret olarak gösterilmistir. Böylece saniktaki kastin,
asli fiile mi, yoksa tesebbüse mi yönelik oldugu dahi açiklik
kazanmamistir. Fiilin bir -örgüt suçu-mu olabilecegi ya da bireyler
tarafindan da islenilebilir olup olmadigi tereddütlerine maddenin cevap
veremedigi gibi; fiilin icra safhalarinda bir ayirim yapilmadigi
bakimindan da uygulamaya açiklik getirecek nitelikte bulunmadigi,
maddenin büyük eksiklikleridir. Icra baslangicinin nereden sayilacagi,
suçun islenme vasitalari ve bunlarin elverislilik niteligi, keyfi
uygulamalari ortadan kaldiracak sekilde açikliga kavusturulmamistir.
Bütün bunlar, 146'inci maddenin, kanunun sistem ve anlayisi
içerisindeki yabanciliginin kanatlaridir.
Dava
sirasinda, saniklara bu maddenin uygulanabilip uygulanamayacagi
hakkinda büyük bir tereddüt belirmisti. Bu konudaki süpheler, Askeri
Yargitay'in kararlarina dahi yansimistir. Gerçekten de, Sikiyönetim
Mahkemesi'nin karari Askeri Yargitay'da Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve
Hüseyin Inan disindaki saniklar açisindan bozulurken; iki üye, bu üç
sanik hakkinda dahi -... saniklarin eylemlerinin T.C.K.'nin 146'inci
maddesine degil, 168'inci maddesine uygun düstügü ve haklarinda
hafifletici neden kabul edilerek 59'uncu maddenin uygulanmasi
gerektigi...- gerekçesi ile, karara muhalefet serhi koymuslardi. Gene
Askeri Yargitay Daireler Kurulu, davanin diger saniklari hakkinda
verdigi kararda; bir sanik hakkinda T.C.K.'nin 169'uncu maddesinin
uygulanmasini öngörüyordu. Bu madde ise, bir önceki 168'inci maddeye
bagli bir suçu düzenlemektedir ve davanin diger saniklarinin
sorumlulugunu 168'inci madde kapsaminda düsünme karinesine dayanir. Bu
suretle karar, 146'inci maddenin uygulanmasina iliskin olarak büyük bir
yara almisti.
Sikiyönetim
Komutanligi nezdinde kurulmus Sikiyönetim Askeri Mahkemesi'nde bunlar
savunulmus olmakla birlikte, Ankara Sikiyönetim Komutanligi'nin
yayinladigi 49 numarali bildiride, -... Bu suçlularin bir an evvel
cezalandirilarak layik olduklari cezalari görmeyi bütün kamu arzu
etmekte...denildikten sonra, savunmalarin -bizzarur- dinlenildigi
belirtilmekteydi. Izmir Sikiyönetim Komutanligi tarafindan yayinlanan
26 numarali bildiride ise, -... infaz islemlerinin baslamak üzere
oldugu bu günlerde...- denilmekteydi ve bu bildirinin yayinlandigi
tarihte henüz Yargitay'daki savunmalar yapilmamisti bile.
Kisaca
-Anayasayi ihlal- diye adlandirilan 146'inci maddede yazili suçun,
kanunda belirli bir düzenlemeye tabi tutulmamis olmasi, uygulamada ve
düsünce alaninda, madde hakkindaki tartismalarin yogunlasmasina neden
olmustur. Bugün genellikle kabul edildigine göre, madde, anayasal görev
ve yetkileri kullanma durumunda bulunanlara islenebilecek suçlar için
uygulanabilir; anayasayi yürütme görevine sahip olmayanlar tarafindan
bu suç islenemez. Örnegin yargi organlarinin kararlarina uymamanin,
146'inci maddedeki suçu olusturdugu birçok hukukçu tarafindan ifade
edilmistir. Iskence suçlarinin ya da milletvekillerine oylarini
kullanmalari ve yasama görevlerini yerine getirmeleri konusunda çesitli
sekillerde etki yapilmasinin, 146'inci madde kapsaminda olacagi
belirtilmistir. 146'inci maddenin daha önce Adnan Menderes ve Talat
Aydemir olaylarinda da uygulandigi hatirlandigi zaman, ayni maddenin
gerçekten Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan haklarinda ne
derece uygulama alaninin olacagi oldukça terüddütlü kalir. Ancak 12
Mart dönemi uygulamalari 146'inci maddeye eskisinden farkli, baska bir
anlam getirmistir. Bu da, maddede yazili suçun siyasal Dar ağacında üç fidan oku 8 bölüm Mayıs 18
Bilindigi gibi, Denizlerin eylemleri; sikiyönetimin ilanindan 2-4 ay
önce meydana gelmis, haklarinda Ankara Cumhuriyet Savciligi'nca
sorusturmaya geçilmis, dava güvenlik nedeniyle Kayseri'ye
nakledilmisti. Cumhuriyet savcilari, fiilleri karsiliyan T.C.K.'nin
degisik maddelerinin ihlali nedeniyle; banka soymak, adam kaçirmak vb.
sebeplerden ceza sorusturmasini yürütmeye baslamislar ve söz konusu
maddelerin ihlali nedeniyle tutuklama taleplerinde bulunmuslardi.
Kisaca; T.C.K.'nin 146'nci maddesi sorusturmanin basinda kesinlikle
düsünülmemisti. Süphesiz, bu maddenin varligindan Cumhuriyet Savcilari
da haberdar idiler. Ancak; kanuni unsurlarinin yoklugu nedeniyle,
146'nci maddenin olaya uygulanmasi ceza hukuku açisindan o kadar
imkansizdi ki; basta bu maddenin hiç düsünülmemis olmasi, haliyle,
anlasilabilir bir seydir.





![P21b[1]](http://img0.bloggum.com/upload/lib/img/13794/75/r_3onck2tejzvjmoh06ebh.jpg)







