Dar ağacında üç fidan oku 7 bölüm Mayıs 18
YUSUF'UN YARASINA VURULDUKTAN ON BIR SAAT SONRA BAKILDI...
Hüseyin'in sözleri Besir Aslan'i bir anda yatistirmis ve üzüntüsünü çözmüstü. Artik ögrenmek istedigini ögrenmisti. Önemli olan buydu. Içi rahatlamisti. Son olarak Hüseyin'e -Saklanacaksa saklayayim, yardima ihtiyaci varsa edeyim...demisti. Hüseyin, Yusuf'un bir ihtiyaci oldugunu sanmadigini, sagliginin yerinde oldugunu söyleyip, bosuna üzülmemesini
istemisti.
O
gün evine dönen Besir Aslan, gazetede Ilhan Selçuk'un bir yazisini
okumus, içi daha da rahatlamisti. Ilhan Selçuk yazisinda, bu
soygunlarin adi suçlar olmadigini, siyasi nitelikte olduklarim
söylüyordu. Oglunun adi suçlu, hirsiz, katil olmadigi inanci canlilik
kazanmis ve onu ferahlatmisti.
Hüseyin'le görüstügünde Mart'in 3'üydü. Iki gün sonra ODTÜ'de büyük bir çatisma çikmisti.
O günden sonra olaylar Ankara'da zincirlemesine genisledi.
Ve ayin 16'sinda radyodan oglunun Sivas'ta yakalandigi haberini aldi. Radyo, Yusuf Aslan'in vurularak ele geçirildigini bildirmisti.
Besir
Aslan hemen Sivas'a hareket etmis ve oglunun yattigi yere gitmisti.
Yusuf agir yarali ve hasta olarak yatiyordu. Yaralanip düstügü yerde
buzlar üstünde saatlerce bekletilmisti. Daha sonra da soyundurulmus,
saatlerce sogukta birakilmisti.
Babasini
görünce -Iyiyim, üzülmeyin- dedi. Yataginda zincire vurulmus bir
durumda yatiyordu. Agir agir konusuyor, vurulduktan on bir saat sonra
yarasina bakilmaya baslandigini anlatiyordu. Kisa zamanda iyilesecegine
söz veriyor, adeta sancisinin üstüne yürüyordu. Son olarak babasina
Deniz'i sormus, kendisine sik sik Deniz'den haber getirilmesini
istemisti.
Yusuf, Hüseyin ve Deniz, Ankara Mamak Cezaevi'nde hücrelere konulmuslardi. Hücrelerinde de birbirleriyle konusmanin yollarini bulmuslardi. Hücrelerinin duvarlarindan tugla çikarip delik açmislardi. Hücrelerinin tepesindeki delikten bagirarak birbirlerine haber iletiyorlardi.
Bir küçücük hücreye binlere meraki sigdirmislardi. Habire okuyorlar, dünyadan haber soruyorlardi.
Son günlerine kadar arkadaslari onlari kurtarmaya çabaladi.
3 Mayis'ta bir uçak kaçirilmis, 4 Mayis'ta Eken'i kaçirma girisiminde bulunulmustu. Birincisinin sonucu bugün hala karanliktadir. Türk hükümetiyle, Bulgar hükümetinin görüsleri ne nitelikteydi...? Bulgar hükümetiyle yapilan görüsmelerin resmi belgeleri açiklanmadikça da bu sorun karanlikta kalacaktir.
Eken'i
kaçirma girisimi, ardinda Niyazi'nin hayatini birakti. Kimi ölüler
vardir, gövdesinde kursunlarla gömülür. Niyazi de böyle girdi topraga.
Son günlerine kadar ölüm haberleri dinledi Denizler. 6 Mayis'ta bu duyguyu yenmeye gittiler.
Gitme
öncesinde Hüseyin, arkadaslarina haber iletmis ve ölümlerinden sonra
kesin olarak, herhangi bir boykot, açlik grevi, isyan yapmamalarini;
sonucu olgunlukla karsilamalarini istemisti.
Mamak'ta
arkadaslari Hüseyinler'in bu son vasiyetine uydular ve gerek 5 Mayis
gecesini, gerek 6 Mayis gününü çöküntü ve hirçinlik izi tasimadan
geçirdiler. En ufak taskinlikta bulunmadilar.
Görevliler
o gün cezaevinde isyan olabilecegi düsüncesiyle olaganüstü önlemler
almislardi. Onlarin içerde hirçinlasacagini saniyorlardi. Ve sik sik,
gelip koguslara bakiyorlar, mahkumlarin her günkü olaganliklari içinde
oluslari ve metanetleri karsisinda saskina dönüyorlardi. Bu görüntü,
isyandan daha etkili olmustu. Önlemini alamayacaklari, hesap
edemeyecekleri bir sonuçla karsi karsiya birakmisti görevlileri.
Hüseyin'in vasiyeti, yeni bir eylem gibi yasanmisti Mamak'ta.
Saat 01.00'den sonra, saatlerce cizirdayan bir radyo, kaçaklik günlerimizde saklandigimiz odanin, o gece tek ugultusuydu.
Uguldamis,
çinlamis; günle birlikte bir ses, üstümüze dogru yuvarlanmaya
baslamisti. Saatlerce süren çinlama boyunca Denizler'in can vermekte
oldugunu bilmekteydik. O ses, o düsünceyle birlikte pasli bir seyleri,
sivriltip bilemekteydi. Zaman zaman koynumdan -Hayatimiz Üstüne
Siirler-in müsvettelerini çikarip odadaki arkadaslarima okumak istiyor,
sonra yine koynuma koyuyordum.
Ilk haberler, koparip götürdü Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i... Disari çiktik..
Disarda
ayni gün, ayni dünya, ayni insanlar. Ve ilk kez o gün anladim, bir
odanin, bir evin, bir sokagin, bir sehrin bir insana düsmanca bir aci
verebilecegini...
Agir akan bir kalabalik içinde Taksim'e dogru yürümüs ve bir ara gürüldeyen motorsiklet sesleriyle irkilmis, sarsalanmistim. Bir anda, çevremin polislerle dolu oldugunu görmüs, kaçmaya davranma öncesi bir saskinlikla bir polise -Bir sey mi var?- diye sormustum.
Polis
büyük bir kaygisizlik ve rahatlikla (aklimda kaldigi kadariyla)
-Karayollari emniyet günü-, -Uluslararasi bir bayram- gibisinden bir
seyler söylemisti.
Sonra yoldan motorsikletleri üstünde gösteri yapan trafik
polisleri geçtiler...
Içerdeki arkadaslarda olanaksizliklarin sagladigi metanet, disarda yerini, bir sey yapamamis olmanin suçluluk ve hirçinlik duygusuna birakiyordu.
Ve Ibrahim parçalanip düstü Aksaray'da. Dik, dayanikli gövdesi, bir külçe halinde asfalta yayildi.
Elindeki bombalar, sesini beklenmedik bir anda bosaltmis, en yakinindaki insanin, Ibrahim'in kulaklarini tikamisti.
Ilk
gürültü bir dumanla birlikte yükselip dalga dalga uzaklasirken, Ibrahim
elini beline atmis, silahina davranmak istemisti. Kolu gitmiyordu.
Omzundan asagi dogru sallaniyordu. Öbür koluna dayanip dikilmek istedi,
omzundan asagisi onu dinlemiyordu sirtini kaldiramiyordu yerden.
Karnina bir seyler batiyordu. Egilip, isirip çekmek istedi. Çekmek
istedigi, dislerine degen sey, ayaginin etinden firlamis kemigiydi...
Ve dagildi... uyustu beyni... kendinden geçti...
Ibrahim ayildiginda, artik iki kolu ve bir bacagi gövdesinde yoktu. Üç organi eksilmisti gövdesinden. Çevresinde yiginla polis bekliyordu. Daraagacinda öldürülen üç arkadasini düsündü... Polislere bir dumanin arkasindaymislar gibi bakip, olanca gücünü toplayarak, kesik kesik -Kafam gövdemde, bu bana yeter- dedi... ve yine bayildi...
:::::::::::::::::
BAHARDI (I)
Oyarken yuvasini yarlara kartal
çelik tirnaklariyla kopardigi kayalar
isik, kanat ve hirslanisi
toplayip kivilcimlarina
nasil çagiltiyla inerse dipsiz uçurumlara
sular arasina gizledigi rüzgari balabanlar
kalkarken nasil birakirsa sazlara
yüzün öyleydi baharda
...
halklarin dünyayi kaplayan yakarislari
ve mahpuslar
ve ölümlerini bekleyen arkadaslar
çinlayip duruyordu kulaklarinda
...
...bahardi
yana yakila duyulan
ilk ötüsleriydi kuslarin...
avaz avaz bagirilan sözler gibi
kinsiz adimlarinla
yürüyorken sen
(asfalti zorlayip duruyorken mayis topragi)
vurdumduymaz, ölgün, aldatilmis kahrolmus insanlarin
doldurdugu caddelerden
yükselen ugultular
avuçta eritilen bir parça buzun
nasilsa içe saldigi sizi
adimlarin altina öylece serpiliyordu
...
...bahardi
kipirdayip duruyordu sakaginda
incecik dumanlar altinda hava...
...
kalbini esintiler arasindan vurarak yeryüzüne
yürüyordun seslene seslene azaltarak yükünü
...
...bahardi
yakiyor, yariyordu horozun girtlagini
sabahin sisi...
...
yürüyordun... ki bir anda
dirseklerin, dizkapaklarin
ayak bileginden mavimsi bir damar
ve ürperis, çirpinis, yas...
saçildi sehre boydan boya
...
...bahardi... sisle birlikte kalkiyordu havaya
topraktan bir ten sicakligi
-ASMA-YI BIR EGLENCE KONUSU YAPMISLARDI, HÜCREDE BIR ISÇIYI GÜNLERCE SEHPAYA ÇIKARDILAR...
972
sikiyönetim dönemiyle birlikte, çok sayida insan tutuklanmis ve bunlar
gruplara ayrilarak, çesitli davalarin saniklari sayilmislardi.
-83'ler Davasi- -Dev-Genç Davasi- -THKO Davasi- ... gibi. Ve bu dava saniklarimn çogu -idam istemi-yle yargilaniyorlardi.
Bir anda yüzlerce sanigin idam istemiyle yargilanisina tanik olunmustu.
Idam istemiyle yargilamalarin; yargilayanlar, yargilananlar ve güvenlik kuvvetleri üzerinde ayri ayri yansimalari vardi.
Haklarinda
agir suçlamalarla arama kararlari verilen saniklari yakalayan
görevliler; ya da yakalanmis bir sanigin hücrede basinda bekleyen
nöbetçiler, o insanlara -kesin olarak idam edilecek gözüyle
bakiyorlardi. Ve bu çogu zaman, gizli sorgulama yerlerinde açik açik
söyleniyor, idamdan kurtulmalari için hainlik yapmalari öneriliyordu.
Çok
sayida insanin idamla yargilanmasi, saniklar üstünde idamin siradan bir
ceza oldugu duygusu birakiyordu. O kosullar o duyguyu dogurmustu. Ve
zaten birçok insan -ölü olarak ele geçirilerek- bu cezaya mahkum
olmustu bile.
Yavas yavas davalar sonuçlanmis bazi mahkeme yargiçlari kalemlerini kirmaya baslamisti.
Bilindigi
gibi, ilerleyen zaman içinde mahkemelerin verdigi -idam- hükümleri, üst
mahkemelerde bozulmus fakat bunlardan birinin; Ankara 1 No'lu
Sikiyönetim Mahkemesi'nin 18 idam hükmünden 3'ü, Deniz, Yusuf ve
Hüseyin haklarinda verilen hükümler onaylanmisti.
Bir
de, o dönemde bazi davalar vardi ki, saniklari düzmece olarak bir araya
getirilmis; olaylarla hiçbir ilgisi olmayan bu insanlar çok agir
suçlamalarla yargilanmaya baslanmisti. Onlara maddi iskencelerin
yanisira, çok agir manevi iskenceler de uygulanmaktaydi.
Özellikle böyle davalarin saniklarina -idam edileceklerinin psikolojisi bir kararti gibi çökmüstü.
Devrimci
bir geçmisi olan tutuklularda -idam- istemi fazla bir etki yapmiyordu;
hatta Denizgil gibi ölümün karsisinda ödünsüz bir duyguyla
dikilmekteydiler. Fakat o dönemde öldürülme olasiliginin çökerttigi
saf, masum insanlara da tanik olundu.
Saniklarinin
tamami düzmece bir biçimde bir araya getirilmis olan -Sabotajlar
Davasi- bunun tipik bir örnegiydi. Birbirleriyle ilgisiz birçok kisi
(özellikle isçiler) toplanmis ve agir iskenceler altinda -yanginlar
çikarmis olmayi- -gemi batirmis olmayi- kabul etmislerdi.
-Sabotaj Davasi- için toplanan suçsuz insanlar, iskence günlerinden sonra Harbiye Hücrelikleri'ne kilitlendiler.
Üç adim boyunda, iki adim eninde; tepesinde tel örgülü, el içi kadar bir deligi olan mezarlardi bu hücreler.
Her
hücrenin duvarinda -kendi kendinle de olsa konusmanin, sarki
söylemenin, gazete okumanin, radyo dinlemenin, yazi yazmanin,
gündüzleri uyumanin, ziyaretçiyle görüsmenin... yasak- olduguna iliskin
bir komut asiliydi. Serbest olan tek sey soluk almakti. Oksijeni
azalmis bir akvaryumdaki baliklar gibi o da...
Hücrelerin tepesinde sabaha dek devriyeler gezmekteydi. Ve hücrelikler yerin altinda bir mahzen içindeydi.
-Sabotaj Davasi- saniklari, cezaevine gitmeleri öncesinde aylarca bu hücrelerde bekletildiler.
Ayni
günlerde, Denizgil'in idami sonucundaki protesto bombalanmalariyla
ilgili oldugum iddiasiyla tutuklu bulundugum cezaevinde, bir hadise
sonunda hücre cezasi almis ve üç arkadas Harbiye Hücrelikleri'ne
getirilmistik.
Yine ayni günlerde Denizler için siir yazdigim gerekçesi ile sikiyönetimde yargilanmaktaydim.
Göz göz hücrelerin disinda, devriyeler ve nöbetçi görevliler vardi.
Bütün gün aralarinda çesitli eglenceler düzenlenmekte idiler...
Gelen
seslerden, çogunlukla kagit oynadiklari, fikra anlatip sakalastiklari
anlasiliyordu. Ve onlarin aralarindaki konusmalardan, sik sik
-hücrelerdeki saniklarin idam edileceklerisözü hücredekilerin
kulaklarina ulasmaktaydi.
Aylardir hücrede olan ve nöbetçi disinda insan yüzü göremeyen saniklardan bazilarinin üstünde derin bir etki birakmisti bu durum.
Görevlilerin
eglence konularindan en korkuncu, -idamcilik oyunuydu-. Hazirlanan
senaryo geregi bir nöbetçi yüksek sesle, sözgelimi -komutanim 45 nolu
esirin idam karari geldi- diyor ve o hücre açilip tutuklu disari
çikariliyordu.
Daha sonra saniga beyaz gömlek giydiriliyor, son sözü, son ihtiyaci soruluyordu...
Denizler'in
asilmis oldugu bir dönemdi. Yani Türkiye'de üç insan daragacinda can
vermisti. Ve artik asilma konusu bir eglence haline getirilmisti...
Son
sözleri sorulan bu masum insan, daha sonra, hazirlanan ilmigin
karsisina getiriliyor. Ilmik boynuna geçiriliyordu. Ve yine senaryo
geregi bir nöbetçi -infazin yeni bir emirle ertelendigi- haberini
getiriyordu.
Sonunda bu aci eglencenin kahramani olan isçi; bir gece yarisi korkunç bir hiçkirikla büyük bir moral çöküntüsüne yuvarlandi.
Onun
hücresinde aglamakta oldugu bir gün hücremden çikarilmis, Selimiye'ye
-Üç Daga Agit- siirimin yargilanmasina getirilmistim. Denizlerin
öldürülüsleri karsisindaki duygularimin hesabi istenmisti.
O günler, kendi karanligi içinde geçti gitti.
Geçen sadece günlerdi. Ölümse sadece biçim degistirdi...
:::::::::::::::::
DÖVÜSE DÖVÜSE YÜRÜNECEK
Kardesler!
Sanciyan bir sessizlik birakiyor geride
birer birer gidenlerimiz: kanli, hirçin, çikarsiz..
Ve artik, yetmiyor dilde isimasi,
kavranisi sigmiyor koyna;
saplanislar istiyor elde hançer, o zifir karanligin
gögsüne gögsüne saplanislar.
...
Kardesler!
Kollari-pazulari
kirila-isirila
damla damla emilen isçiler için;
assiz-isiksiz,
suyu-samani yagmalanmis,
bezgin, dayanaksiz köylüler için
çagrisan kardeslerim!
Gece yarilarina kadar grevlerden
haber bekleyenler!
Candaslarim!
...
Ucu-bucagi göze gelmek ufkuna
nefes nefese varilan bu kavganin
asli-astari sadece hakliliktir;
vursa da, usul usul yayilsa da kizilligi
beyaz örtülere kursun yaralarinin,
balkiyan o sesi dinleyin bagirlarindan
eller üstünde gidenlerimizin;
coskun ve isyankardir
ve diresken ve dövüskendir onlarin
halkin kardesi olan yürekleri.
... Kardesler!
Unutmayin! Yolumuz puslu-pusuludur.
Düsmani sevindirir tökezleyen her adim.
Zorlu bir dönemeçte
düsmanca kaçisanlar da unutulmasin.
Yüregi duralatan bir zehir varsa eger
o zehri tezelden kusmali bu kalabalik;
duralamak hayatin yaralaridir.
...
Bakin! Zirhlarla çevirmis,
tel örgüler ve tas duvarlarla halkin çevresini;
dogrulsun istemiyorlar bin yildir ezilenler.
Kardesler! Hizin, özverinin, hareketin kardesleri!
Sirdaslarim!
Bilgi ve dövüskenlik
bilgi ve dövüskenlik bizi bekliyor.
Nabzina kulak verin çeligin,
yagmurun, kayaligin, denizin nabzina kulak verin;
görün, nasil nefes aliyor sevinç,
sabir nasil da çarpintili.
...
Iste! Alinlari çocuklarin. Barinaklarimiz bizim.
Iste! Yas kundagi analar. Sessizce donatiyorlar bizi.
Iste! Gencecik anisi ölenlerin. En canli yiginaklar bize.
Iste! Ezilenler. Bayraklarimiz.
...
Kardesler! Halkin kardesleri!
Yoldaslarim!
Baslayinca bu yolun onurlu yolculugu
ancak yasamakla varilan duyguda konaklanir
ve ancak yürüyerek söylenir sarkilarimiz,
çünkü adim adim derinlesti ezgisi,
bilekte, dizbaginda, dudakta ateslendi.
Ve kosa-kucaklaya
ve sara-sarmalaya
ve yumruklaya-yumruklaya
hakli ve mazlum olanin uyusuk omurunu
uyarmak için kuvvetli ve zalime karsi nice sarp yerden geçildi buraya kadar.
Ve buradan, daha da dikleserek,
dinmeden-dinlenmeden,
dise-dis
BIR ANDA DENIZLERIN, YUSUFLARIN, HÜSEYINLERIN MEZARLARI INSANLA KAYNASTI... SIRALAR HALINDE, BINLER, ON BINLER -SAYGI DURUSU-NDA BULUNUYORDU...
Simdi hücreliklerdeki mahkemenin, senarist yargicilari, astiklari
isçinin beraat etmesi karsisinda ne düsünmüslerdir, bilmiyorum.
Fakat,
üç sanigi daragacinda can vermis olan Ankara 1 No'lu Sikiyönetim
Mahkemesi Baskani Tuggeneral Ali Elverdi, emekli olduktan sonra AP'ye
girmis ve Büyük Millet Meclisi'nde yeni görevine baslamistir.
Onun sikiyönetimindeki günleri ve sikiyönetim günlerinin sonuçlarini kendine propaganda olarak kullanisina tanik olduk.
Denizgil'in
asilislarinin 4'üncü yilinda Yeni Asya Gazetesi, Ali Elverdi'nin
sikiyönetim günlerindeki mücadelesinin büyük puntolarla reklamina
basladi: -Bir ihtilali önleyen ve anarsistleri yargilayan Ali Elverdi
Pasa konustu- diye duyurusu yapilan -Bu vatana kastedenler- isimli bir
yazi dizisi yayinladi.
Sagci Yeni Asya Gazetesi, sikiyönetim döneminin bu pasasinin yazi
dizisi için -Ali Elverdi'nin 28 Ocak 1976 günkü AP ortak grubunda
anarsik hadiselerle ilgili genel görüsmede yaptigi konusma ve basina
açik olarak çesitli yerlerde verdigi konferanslardan- derlenmis
oldugunu söylüyor ve pasanin hayatindaki en büyük reklam konusunu
tekrarliyor: -Bilindigi gibi Ali Elverdi; Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve
Hüseyin Inan isimli anarsistlerin hakkinda idam cezasi vermistir...-
Ali Elverdi bugün tarafsizlik üzerine yemin ettigi günlerdeki görevinin sonuçlarini belli bir tarafin hizmetinde kullaniyor.
Bir de savunma makami vardi o dönem mahkemelerinde.
Gerçi
-Savunma makami sesini kamuoyuna ne kadar duyurabilirdi? Bunun
tartismasini yapmak bile komiktir. Oysa çok sayida avukat, davada
savunma görevi almislar ve gerek saniklarla görüsmelerinde gerekse
resmi kurumlarla iliskilerinde tarihi bir çaba göstermisler, birçok
olay yasamislardi... Her biri gerçekten büyük bir namusluluk örnegi
sergilemislerdi.
Degerli hukukçu Niyazi Agirnasli, hayatinin en zorlu günlerini bu dava süresince yasadi.
Onunla
savundugu insanlarin ölüm hükmü giyip, daragacinda bogularak
öldürülüslerinin 4'üncü yilinda yine aci bir günde bulustuk, üç yeni
ölümün acisiyla harmanlanan yüreginde, üç aci daha alevlendirdik...
Görüsmeye gittigim gün, Ankara'da Hakan, Burhan ve Esari isimli üç devrimci genç fasistlerce kursunlanmis, öldürülmüslerdi.
Deniz,
Yusuf ve Hüseyin için geldigim Ankara'da, Niyazi Agirnasli ile aramiza
biçkilanmis üç yeni fidan düsmüstü. Acilar birbiriyle bulusuyordu.
Uzun
süre, Niyazi Agirnasli ile konusup konusmamayi düsündüm. Onun çok
duygulu ve incelmis kisiliginin, Ankara'daki son olayla örselenmis
olabilecegini, Denizleri hatirlatmanin onu daha da üzecegini düsündüm
durdum.
Sonunda yine Denizlerin avukatlarindan olan Orhan Izzet Kök'ten, Niyazi Agirnasli'ya birlikte gitmemizi istedim.
Ayni
sey o gece Yusuf Aslan'in baba ocaginda da yasandi. Sevgili anasi
-Yusuf-unu anlatirken televizyon o gün Ankara'da fasistlerin öldürdügü
üç devrimci gence iliskin haberi veriyordu. Onlardan, Yusuflarin
mezarina gitmemizi isteyecektim. Isteyemedim bunu.
Ve
bir gün sonra, Ankara'yi bir ucundan bir ucuna çalkalayan bir
kalabaligin arasinda, Karsiyaka Mezarligi'na dogru yürüdüm. Onbinlerce
insan yeni bir cani daha topraga vermeye gidiyordu.
Yine bahar çiçeklerinin dallari zorladigi bir aydi; yine Ankara'da ve yine üç ölüyle...
Saatlerce süren bir


