Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Dar ağacında üç fidan oku 7 bölüm

YUSUF'UN YARASINA VURULDUKTAN ON BIR SAAT SONRA BAKILDI...

Hüseyin'in sözleri Besir Aslan'i bir anda yatistirmis ve üzüntüsünü çözmüstü. Artik ögrenmek istedigini ögrenmisti. Önemli olan buydu. Içi rahatlamisti. Son olarak Hüseyin'e -Saklanacaksa saklayayim, yardima ihtiyaci varsa edeyim...demisti. Hüseyin, Yusuf'un bir ihtiyaci oldugunu sanmadigini, sagliginin yerinde oldugunu söyleyip, bosuna üzülmemesini

istemisti.

 

O gün evine dönen Besir Aslan, gazetede Ilhan Selçuk'un bir yazisini okumus, içi daha da rahatlamisti. Ilhan Selçuk yazisinda, bu soygunlarin adi suçlar olmadigini, siyasi nitelikte olduklarim söylüyordu. Oglunun adi suçlu, hirsiz, katil olmadigi inanci canlilik kazanmis ve onu ferahlatmisti.

Hüseyin'le görüstügünde Mart'in 3'üydü. Iki gün sonra ODTÜ'de büyük bir çatisma çikmisti.

O günden sonra olaylar Ankara'da zincirlemesine genisledi.

Ve ayin 16'sinda radyodan oglunun Sivas'ta yakalandigi haberini aldi. Radyo, Yusuf Aslan'in vurularak ele geçirildigini bildirmisti.

 

Besir Aslan hemen Sivas'a hareket etmis ve oglunun yattigi yere gitmisti. Yusuf agir yarali ve hasta olarak yatiyordu. Yaralanip düstügü yerde buzlar üstünde saatlerce bekletilmisti. Daha sonra da soyundurulmus, saatlerce sogukta birakilmisti.

Babasini görünce -Iyiyim, üzülmeyin- dedi. Yataginda zincire vurulmus bir durumda yatiyordu. Agir agir konusuyor, vurulduktan on bir saat sonra yarasina bakilmaya baslandigini anlatiyordu. Kisa zamanda iyilesecegine söz veriyor, adeta sancisinin üstüne yürüyordu. Son olarak babasina Deniz'i sormus, kendisine sik sik Deniz'den haber getirilmesini istemisti.

Yusuf, Hüseyin ve Deniz, Ankara Mamak Cezaevi'nde hücrelere konulmuslardi. Hücrelerinde de birbirleriyle konusmanin yollarini bulmuslardi. Hücrelerinin duvarlarindan tugla çikarip delik açmislardi. Hücrelerinin tepesindeki delikten bagirarak birbirlerine haber iletiyorlardi.


Bir küçücük hücreye binlere meraki sigdirmislardi. Habire okuyorlar, dünyadan haber soruyorlardi.

Son günlerine kadar arkadaslari onlari kurtarmaya çabaladi.

3 Mayis'ta bir uçak kaçirilmis, 4 Mayis'ta Eken'i kaçirma girisiminde bulunulmustu. Birincisinin sonucu bugün hala karanliktadir. Türk hükümetiyle, Bulgar hükümetinin görüsleri ne nitelikteydi...? Bulgar hükümetiyle yapilan görüsmelerin resmi belgeleri açiklanmadikça da bu sorun karanlikta kalacaktir.

Eken'i kaçirma girisimi, ardinda Niyazi'nin hayatini birakti. Kimi ölüler vardir, gövdesinde kursunlarla gömülür. Niyazi de böyle girdi topraga.


Son günlerine kadar ölüm haberleri dinledi Denizler. 6 Mayis'ta bu duyguyu yenmeye gittiler.

Gitme öncesinde Hüseyin, arkadaslarina haber iletmis ve ölümlerinden sonra kesin olarak, herhangi bir boykot, açlik grevi, isyan yapmamalarini; sonucu olgunlukla karsilamalarini istemisti.

Mamak'ta arkadaslari Hüseyinler'in bu son vasiyetine uydular ve gerek 5 Mayis gecesini, gerek 6 Mayis gününü çöküntü ve hirçinlik izi tasimadan geçirdiler. En ufak taskinlikta bulunmadilar.

Görevliler o gün cezaevinde isyan olabilecegi düsüncesiyle olaganüstü önlemler almislardi. Onlarin içerde hirçinlasacagini saniyorlardi. Ve sik sik, gelip koguslara bakiyorlar, mahkumlarin her günkü olaganliklari içinde oluslari ve metanetleri karsisinda saskina dönüyorlardi. Bu görüntü, isyandan daha etkili olmustu. Önlemini alamayacaklari, hesap edemeyecekleri bir sonuçla karsi karsiya birakmisti görevlileri. Hüseyin'in vasiyeti, yeni bir eylem gibi yasanmisti Mamak'ta.

Saat 01.00'den sonra, saatlerce cizirdayan bir radyo, kaçaklik günlerimizde saklandigimiz odanin, o gece tek ugultusuydu.

Uguldamis, çinlamis; günle birlikte bir ses, üstümüze dogru yuvarlanmaya baslamisti. Saatlerce süren çinlama boyunca Denizler'in can vermekte oldugunu bilmekteydik. O ses, o düsünceyle birlikte pasli bir seyleri, sivriltip bilemekteydi. Zaman zaman koynumdan -Hayatimiz Üstüne Siirler-in müsvettelerini çikarip odadaki arkadaslarima okumak istiyor, sonra yine koynuma koyuyordum.

Ilk haberler, koparip götürdü Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i... Disari çiktik..

Disarda ayni gün, ayni dünya, ayni insanlar. Ve ilk kez o gün anladim, bir odanin, bir evin, bir sokagin, bir sehrin bir insana düsmanca bir aci verebilecegini...

Agir akan bir kalabalik içinde Taksim'e dogru yürümüs ve bir ara gürüldeyen motorsiklet sesleriyle irkilmis, sarsalanmistim. Bir anda, çevremin polislerle dolu oldugunu görmüs, kaçmaya davranma öncesi bir saskinlikla bir polise -Bir sey mi var?- diye sormustum.

 

Polis büyük bir kaygisizlik ve rahatlikla (aklimda kaldigi kadariyla) -Karayollari emniyet günü-, -Uluslararasi bir bayram- gibisinden bir seyler söylemisti.

Sonra yoldan motorsikletleri üstünde gösteri yapan trafik

polisleri geçtiler...

Içerdeki arkadaslarda olanaksizliklarin sagladigi metanet, disarda yerini, bir sey yapamamis olmanin suçluluk ve hirçinlik duygusuna birakiyordu.

Ve Ibrahim parçalanip düstü Aksaray'da. Dik, dayanikli gövdesi, bir külçe halinde asfalta yayildi.

Elindeki bombalar, sesini beklenmedik bir anda bosaltmis, en yakinindaki insanin, Ibrahim'in kulaklarini tikamisti.

Ilk gürültü bir dumanla birlikte yükselip dalga dalga uzaklasirken, Ibrahim elini beline atmis, silahina davranmak istemisti. Kolu gitmiyordu. Omzundan asagi dogru sallaniyordu. Öbür koluna dayanip dikilmek istedi, omzundan asagisi onu dinlemiyordu sirtini kaldiramiyordu yerden. Karnina bir seyler batiyordu. Egilip, isirip çekmek istedi. Çekmek istedigi, dislerine degen sey, ayaginin etinden firlamis kemigiydi... Ve dagildi... uyustu beyni... kendinden geçti...

Ibrahim ayildiginda, artik iki kolu ve bir bacagi gövdesinde yoktu. Üç organi eksilmisti gövdesinden. Çevresinde yiginla polis bekliyordu. Daraagacinda öldürülen üç arkadasini düsündü... Polislere bir dumanin arkasindaymislar gibi bakip, olanca gücünü toplayarak, kesik kesik -Kafam gövdemde, bu bana yeter- dedi... ve yine bayildi...

:::::::::::::::::

BAHARDI (I)

Oyarken yuvasini yarlara kartal

çelik tirnaklariyla kopardigi kayalar

isik, kanat ve hirslanisi

toplayip kivilcimlarina

nasil çagiltiyla inerse dipsiz uçurumlara

sular arasina gizledigi rüzgari balabanlar

kalkarken nasil birakirsa sazlara

yüzün öyleydi baharda

...

halklarin dünyayi kaplayan yakarislari

ve mahpuslar

ve ölümlerini bekleyen arkadaslar

çinlayip duruyordu kulaklarinda

...

...bahardi

yana yakila duyulan

ilk ötüsleriydi kuslarin...

avaz avaz bagirilan sözler gibi

kinsiz adimlarinla

yürüyorken sen

(asfalti zorlayip duruyorken mayis topragi)

vurdumduymaz, ölgün, aldatilmis kahrolmus insanlarin

doldurdugu caddelerden

yükselen ugultular

avuçta eritilen bir parça buzun

nasilsa içe saldigi sizi

adimlarin altina öylece serpiliyordu

...

...bahardi

kipirdayip duruyordu sakaginda

incecik dumanlar altinda hava...

...

kalbini esintiler arasindan vurarak yeryüzüne

yürüyordun seslene seslene azaltarak yükünü

...

...bahardi

yakiyor, yariyordu horozun girtlagini

sabahin sisi...

...

yürüyordun... ki bir anda

dirseklerin, dizkapaklarin

ayak bileginden mavimsi bir damar

ve ürperis, çirpinis, yas...

saçildi sehre boydan boya

...

...bahardi... sisle birlikte kalkiyordu havaya

topraktan bir ten sicakligi

-ASMA-YI BIR EGLENCE KONUSU YAPMISLARDI, HÜCREDE BIR ISÇIYI GÜNLERCE SEHPAYA ÇIKARDILAR...

972 sikiyönetim dönemiyle birlikte, çok sayida insan tutuklanmis ve bunlar gruplara ayrilarak, çesitli davalarin saniklari sayilmislardi.

-83'ler Davasi- -Dev-Genç Davasi- -THKO Davasi- ... gibi. Ve bu dava saniklarimn çogu -idam istemi-yle yargilaniyorlardi.

Bir anda yüzlerce sanigin idam istemiyle yargilanisina tanik olunmustu.

Idam istemiyle yargilamalarin; yargilayanlar, yargilananlar ve güvenlik kuvvetleri üzerinde ayri ayri yansimalari vardi.

Haklarinda agir suçlamalarla arama kararlari verilen saniklari yakalayan görevliler; ya da yakalanmis bir sanigin hücrede basinda bekleyen nöbetçiler, o insanlara -kesin olarak idam edilecek gözüyle bakiyorlardi. Ve bu çogu zaman, gizli sorgulama yerlerinde açik açik söyleniyor, idamdan kurtulmalari için hainlik yapmalari öneriliyordu.

Çok sayida insanin idamla yargilanmasi, saniklar üstünde idamin siradan bir ceza oldugu duygusu birakiyordu. O kosullar o duyguyu dogurmustu. Ve zaten birçok insan -ölü olarak ele geçirilerek- bu cezaya mahkum olmustu bile.

Yavas yavas davalar sonuçlanmis bazi mahkeme yargiçlari kalemlerini kirmaya baslamisti.


Bilindigi gibi, ilerleyen zaman içinde mahkemelerin verdigi -idam- hükümleri, üst mahkemelerde bozulmus fakat bunlardan birinin; Ankara 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi'nin 18 idam hükmünden 3'ü, Deniz, Yusuf ve Hüseyin haklarinda verilen hükümler onaylanmisti.

Bir de, o dönemde bazi davalar vardi ki, saniklari düzmece olarak bir araya getirilmis; olaylarla hiçbir ilgisi olmayan bu insanlar çok agir suçlamalarla yargilanmaya baslanmisti. Onlara maddi iskencelerin yanisira, çok agir manevi iskenceler de uygulanmaktaydi.

Özellikle böyle davalarin saniklarina -idam edileceklerinin psikolojisi bir kararti gibi çökmüstü.

Devrimci bir geçmisi olan tutuklularda -idam- istemi fazla bir etki yapmiyordu; hatta Denizgil gibi ölümün karsisinda ödünsüz bir duyguyla dikilmekteydiler. Fakat o dönemde öldürülme olasiliginin çökerttigi saf, masum insanlara da tanik olundu.

Saniklarinin tamami düzmece bir biçimde bir araya getirilmis olan -Sabotajlar Davasi- bunun tipik bir örnegiydi. Birbirleriyle ilgisiz birçok kisi (özellikle isçiler) toplanmis ve agir iskenceler altinda -yanginlar çikarmis olmayi- -gemi batirmis olmayi- kabul etmislerdi.

-Sabotaj Davasi- için toplanan suçsuz insanlar, iskence günlerinden sonra Harbiye Hücrelikleri'ne kilitlendiler.

Üç adim boyunda, iki adim eninde; tepesinde tel örgülü, el içi kadar bir deligi olan mezarlardi bu hücreler.


Her hücrenin duvarinda -kendi kendinle de olsa konusmanin, sarki söylemenin, gazete okumanin, radyo dinlemenin, yazi yazmanin, gündüzleri uyumanin, ziyaretçiyle görüsmenin... yasak- olduguna iliskin bir komut asiliydi. Serbest olan tek sey soluk almakti. Oksijeni azalmis bir akvaryumdaki baliklar gibi o da...

Hücrelerin tepesinde sabaha dek devriyeler gezmekteydi. Ve hücrelikler yerin altinda bir mahzen içindeydi.

-Sabotaj Davasi- saniklari, cezaevine gitmeleri öncesinde aylarca bu hücrelerde bekletildiler.

Ayni günlerde, Denizgil'in idami sonucundaki protesto bombalanmalariyla ilgili oldugum iddiasiyla tutuklu bulundugum cezaevinde, bir hadise sonunda hücre cezasi almis ve üç arkadas Harbiye Hücrelikleri'ne getirilmistik.

Yine ayni günlerde Denizler için siir yazdigim gerekçesi ile sikiyönetimde yargilanmaktaydim.
Göz göz hücrelerin disinda, devriyeler ve nöbetçi görevliler vardi. Bütün gün aralarinda çesitli eglenceler düzenlenmekte idiler...

Gelen seslerden, çogunlukla kagit oynadiklari, fikra anlatip sakalastiklari anlasiliyordu. Ve onlarin aralarindaki konusmalardan, sik sik -hücrelerdeki saniklarin idam edileceklerisözü hücredekilerin kulaklarina ulasmaktaydi.

Aylardir hücrede olan ve nöbetçi disinda insan yüzü göremeyen saniklardan bazilarinin üstünde derin bir etki birakmisti bu durum.

Görevlilerin eglence konularindan en korkuncu, -idamcilik oyunuydu-.  Hazirlanan senaryo geregi bir nöbetçi yüksek sesle, sözgelimi -komutanim 45 nolu esirin idam karari geldi- diyor ve o hücre açilip tutuklu disari çikariliyordu.

Daha sonra saniga beyaz gömlek giydiriliyor, son sözü, son ihtiyaci soruluyordu...

Denizler'in asilmis oldugu bir dönemdi. Yani Türkiye'de üç insan daragacinda can vermisti. Ve artik asilma konusu bir eglence haline getirilmisti...

Son sözleri sorulan bu masum insan, daha sonra, hazirlanan ilmigin karsisina getiriliyor. Ilmik boynuna geçiriliyordu. Ve yine senaryo geregi bir nöbetçi -infazin yeni bir emirle ertelendigi- haberini getiriyordu.

Sonunda bu aci eglencenin kahramani olan isçi; bir gece yarisi korkunç bir hiçkirikla büyük bir moral çöküntüsüne yuvarlandi.

Onun hücresinde aglamakta oldugu bir gün hücremden çikarilmis, Selimiye'ye -Üç Daga Agit- siirimin yargilanmasina getirilmistim. Denizlerin öldürülüsleri karsisindaki duygularimin hesabi istenmisti.

O günler, kendi karanligi içinde geçti gitti.

Geçen sadece günlerdi. Ölümse sadece biçim degistirdi...

:::::::::::::::::

DÖVÜSE DÖVÜSE YÜRÜNECEK

Kardesler!

Sanciyan bir sessizlik birakiyor geride

birer birer gidenlerimiz: kanli, hirçin, çikarsiz..

Ve artik, yetmiyor dilde isimasi,

kavranisi sigmiyor koyna;

saplanislar istiyor elde hançer, o zifir karanligin

gögsüne gögsüne saplanislar.

...

Kardesler!

Kollari-pazulari

kirila-isirila

damla damla emilen isçiler için;

assiz-isiksiz,

suyu-samani yagmalanmis,

bezgin, dayanaksiz köylüler için

çagrisan kardeslerim!

Gece yarilarina kadar grevlerden

haber bekleyenler!

Candaslarim!

...

Ucu-bucagi göze gelmek ufkuna

nefes nefese varilan bu kavganin

asli-astari sadece hakliliktir;

vursa da, usul usul yayilsa da kizilligi

beyaz örtülere kursun yaralarinin,

balkiyan o sesi dinleyin bagirlarindan

eller üstünde gidenlerimizin;

coskun ve isyankardir

ve diresken ve dövüskendir onlarin

halkin kardesi olan yürekleri.

... Kardesler!

Unutmayin! Yolumuz puslu-pusuludur.

Düsmani sevindirir tökezleyen her adim.

Zorlu bir dönemeçte

düsmanca kaçisanlar da unutulmasin.

Yüregi duralatan bir zehir varsa eger

o zehri tezelden kusmali bu kalabalik;

duralamak hayatin yaralaridir.

...

Bakin! Zirhlarla çevirmis,

tel örgüler ve tas duvarlarla halkin çevresini;

dogrulsun istemiyorlar bin yildir ezilenler.

Kardesler! Hizin, özverinin, hareketin kardesleri!

Sirdaslarim!

Bilgi ve dövüskenlik

bilgi ve dövüskenlik bizi bekliyor.

Nabzina kulak verin çeligin,

yagmurun, kayaligin, denizin nabzina kulak verin;

görün, nasil nefes aliyor sevinç,

sabir nasil da çarpintili.

...

Iste! Alinlari çocuklarin. Barinaklarimiz bizim.

Iste! Yas kundagi analar. Sessizce donatiyorlar bizi.

Iste! Gencecik anisi ölenlerin. En canli yiginaklar bize.

Iste! Ezilenler. Bayraklarimiz.

...

Kardesler! Halkin kardesleri!

Yoldaslarim!

Baslayinca bu yolun onurlu yolculugu

ancak yasamakla varilan duyguda konaklanir

ve ancak yürüyerek söylenir sarkilarimiz,

çünkü adim adim derinlesti ezgisi,

bilekte, dizbaginda, dudakta ateslendi.

Ve kosa-kucaklaya

ve sara-sarmalaya

ve yumruklaya-yumruklaya

hakli ve mazlum olanin uyusuk omurunu

uyarmak için kuvvetli ve zalime karsi nice sarp yerden geçildi buraya kadar.

Ve buradan, daha da dikleserek,

dinmeden-dinlenmeden,

dise-dis

BIR ANDA DENIZLERIN, YUSUFLARIN, HÜSEYINLERIN MEZARLARI INSANLA KAYNASTI... SIRALAR HALINDE, BINLER, ON BINLER -SAYGI DURUSU-NDA BULUNUYORDU...


Simdi hücreliklerdeki mahkemenin, senarist yargicilari, astiklari isçinin beraat etmesi karsisinda ne düsünmüslerdir, bilmiyorum.

Fakat, üç sanigi daragacinda can vermis olan Ankara 1 No'lu Sikiyönetim Mahkemesi Baskani Tuggeneral Ali Elverdi, emekli olduktan sonra AP'ye girmis ve Büyük Millet Meclisi'nde yeni görevine baslamistir.

Onun sikiyönetimindeki günleri ve sikiyönetim günlerinin sonuçlarini kendine propaganda olarak kullanisina tanik olduk.

Denizgil'in asilislarinin 4'üncü yilinda Yeni Asya Gazetesi, Ali Elverdi'nin sikiyönetim günlerindeki mücadelesinin büyük puntolarla reklamina basladi: -Bir ihtilali önleyen ve anarsistleri yargilayan Ali Elverdi Pasa konustu- diye duyurusu yapilan -Bu vatana kastedenler- isimli bir yazi dizisi yayinladi.

Sagci Yeni Asya Gazetesi, sikiyönetim döneminin bu pasasinin yazi dizisi için -Ali Elverdi'nin 28 Ocak 1976 günkü AP ortak grubunda anarsik hadiselerle ilgili genel görüsmede yaptigi konusma ve basina açik olarak çesitli yerlerde verdigi konferanslardan- derlenmis oldugunu söylüyor ve pasanin hayatindaki en büyük reklam konusunu tekrarliyor: -Bilindigi gibi Ali Elverdi; Deniz Gezmis, Yusuf Aslan ve Hüseyin Inan isimli anarsistlerin hakkinda idam cezasi vermistir...-

Ali Elverdi bugün tarafsizlik üzerine yemin ettigi günlerdeki görevinin sonuçlarini belli bir tarafin hizmetinde kullaniyor.

Bir de savunma makami vardi o dönem mahkemelerinde.

Gerçi -Savunma makami sesini kamuoyuna ne kadar duyurabilirdi? Bunun tartismasini yapmak bile komiktir. Oysa çok sayida avukat, davada savunma görevi almislar ve gerek saniklarla görüsmelerinde gerekse resmi kurumlarla iliskilerinde tarihi bir çaba göstermisler, birçok olay yasamislardi... Her biri gerçekten büyük bir namusluluk örnegi sergilemislerdi.

Degerli hukukçu Niyazi Agirnasli, hayatinin en zorlu günlerini bu dava süresince yasadi.

 

Onunla savundugu insanlarin ölüm hükmü giyip, daragacinda bogularak öldürülüslerinin 4'üncü yilinda yine aci bir günde bulustuk, üç yeni ölümün acisiyla harmanlanan yüreginde, üç aci daha alevlendirdik...

Görüsmeye gittigim gün, Ankara'da Hakan, Burhan ve Esari isimli üç devrimci genç fasistlerce kursunlanmis, öldürülmüslerdi.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin için geldigim Ankara'da, Niyazi Agirnasli ile aramiza biçkilanmis üç yeni fidan düsmüstü. Acilar birbiriyle bulusuyordu.

Uzun süre, Niyazi Agirnasli ile konusup konusmamayi düsündüm. Onun çok duygulu ve incelmis kisiliginin, Ankara'daki son olayla örselenmis olabilecegini, Denizleri hatirlatmanin onu daha da üzecegini düsündüm durdum.

Sonunda yine Denizlerin avukatlarindan olan Orhan Izzet Kök'ten, Niyazi Agirnasli'ya birlikte gitmemizi istedim.

Ayni sey o gece Yusuf Aslan'in baba ocaginda da yasandi. Sevgili anasi -Yusuf-unu anlatirken televizyon o gün Ankara'da fasistlerin öldürdügü üç devrimci gence iliskin haberi veriyordu. Onlardan, Yusuflarin mezarina gitmemizi isteyecektim. Isteyemedim bunu.

Ve bir gün sonra, Ankara'yi bir ucundan bir ucuna çalkalayan bir kalabaligin arasinda, Karsiyaka Mezarligi'na dogru yürüdüm. Onbinlerce insan yeni bir cani daha topraga vermeye gidiyordu.

Yine bahar çiçeklerinin dallari zorladigi bir aydi; yine Ankara'da ve yine üç ölüyle...

Saatlerce süren bir

Yorum ekle

<< Ana sayfa

Creative Commons License
This work by sadık is licensed under a Creative Commons Attribution-No Derivative Works 3.0 Unported License.
Based on a work at alevilerizbiz.bloggum.com.
Permissions beyond the scope of this license may be available at alevilerizbiz.bloggum.com.