Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Nisan 2008 tarihli yazilar Nisan 2008 tarihli diger ogeler resimler, videolar

Şah Hatayi (Şah İsmail) (1487- 1524) kimdir

Şah Hatayi (Şah İsmail) (1487- 1524)

   Kırklar Meydanına Vardım 
Gel Beri Ey Can Dediler 
İzzet İle Selam Verdiler 
Gel İşte Meydan Dediler


Şah Hatayi'm Nedir Halin
Hakk'a Şükr Et Kaldır Elin 
Gıybetten Kese Gör Dilin 
Her Kula Yeksan Dediler

   
İran'da Safevi soyundan gelen bir Türk. Erdebil'de doğdu. Ana tarafından Uzun Hasan'ın torunu Bilki Aka'nın oğludur. Babası Haydar'ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak Şiraz'a gönderildi. Şiraz valisinin, üç kardeşi bir süre hapsettiği söylenir. Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakup'un ölümü üzerine oğlu Rüstem saltanat mücadelesinde onlardan yararlanmak amacıyla üç kardeşi hapisten kurtarır, Şah İsmail'in ağabeyi Sultan Ali, katıldığı iki savaşı da kazanarak Tebriz'e döndüğünde parlak bir törenle karşılanır. Ama üç kardeşin halk üzerinde manevi etkisi, Sultan Ali'nin kazandığı zaferler Rüstem Bey'i korkutur, onları ortadan kaldırmanın yollarını ararken durumu sezen Sultan Ali kardeşleriyle birlikte Erdebil'e kaçar. Sultan Ali yolda kendilerini izleyen Rüstem Bey'in askerleri tarafından öldürülür. Ama iki kardeşini yedi müridiyle Erdebil'e göndermeyi başarır. Şah İsmail ve kardeşi İbrahim burada müritlerince korunur. Sürekli izlendikleri için bir süre sonra Bağru dağına, oradan da Gilan, Gaskar, Reşt ve Lahican'a kaçırılırlar. Lahican'da Kar Kaya'nın evinde saklanan Şah İsmail ilk öğrenimini özel bir öğretmenden gördü. Babasının müritleri dört bir yandan onu görmeye geliyorlardı. Yakalanamadığını gören Rüstem Bey, Lacihan üzerine yürümeye hazırlanırken öldürülünce (1497), Şah İsmail harekete geçer. Müritlerini toplayıp Hazer kıyılarındaki Aravan'a (1500), oradan Erdebil'e gelir. Kendisine katılan Türk oymaklarıyla birlikte yeterince kuvvet topladığını görünce ilk olarak babasının ve Şiilere yapılan eziyetlerin öcünü alma yolunu tutar. Tebriz'e gelip taç giydiğinde (1502), babasının öcünü almış, Baku'yü zaptetmiş, Nehcivan'da Elvend Bey'i yenmiştir. Şah İsmail'in bundan sonraki yaşamı Şiiliği yaymak, Safevi devletinin sınırlarını genişletmek için yaptığı savaşlarda geçer. Devletin sınırları genişleyip Şiilik Anadolu'ya doğru hızla yayılınca Osmanlı'larla çatışır. Sonunda Çaldıran'da Yavuz'a yenilir (1514) ve kaçar. Bu yenilgiden sonra Tebriz'e döndüyse de eski gücünü yitirdiği gibi uğradığı ruhsal çöküntüyle de kendisini şaraba verir. Oğlu Tahmasb'ı yerine atabey olarak bırakır, her yılını ayrı bir kentte geçirerek yaşamını tamamlar. Azerbaycan'da iken ölür. Cenazesi Erdebil'e götürülür.

Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla şiirler yazdı. Sanatçı kişiliği çok zor koşullar altında geçen çocukluğu sırasında oluştu. Aruz ve heceyle yazdığı şiirler Azerbaycan edebiyatının Nesimi ve Fuzuli arasındaki döneminin en güçlü temsilcisi olduğunu kanıtlar. Özellikle heceyle yazdığı şiirler Anadolu'da gelişen tekke edebiyatını büyük ölçüde etkiler. Alevi -Bektaşi edebiyatının en güzel örneklerini sunar. Sadettin Nüzhet, şiirlerini dörde ayırıyor:
a) Tasavvufi düşüncelerini içerenler, 
b) Aleviliği dile getirenler, 
c) Hurufiliğin ilkelerini yansıtanlar, 
d) Aşıkane olanlar. 
Aruzla yazdığı şiirlerinin ise daha çok tasavvufi olduğu görülür. Bu şiirlerinde kullandığı dil klasik şiirin dilidir.

Hece ölçüsüyle koşma ve semai biçiminde yazdığı nefesler ise Yunus'un izlerini taşır. Ama Hatayi'nin kendine özgü şiir yolu oluşturduğu da belirtilmelidir. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerini kapsayan Divan'ı basıldı (Sadettin Nüzhet Ergun, Hatayi divanı, 1956; bütün nüshaları karşılaştırılarak yapılan basımı için bkz. Aziz Aka Mehmedof, Şah İsmail Hatayi Eserleri 1, Bakü 1966). Ayrıca Dehname adlı Ali'yi öven bir mesnevisi (Baku 1946) ile yine mesnevi biçiminde yazılmış bir Nasihatnamesi vardır. Değerli araştırmacı Nejat Birdoğan Alevilerin Hükümdarı Şah İsmail Hatayi adlı yapıtında bu büyük ozanın yaşam öyküsünü, Osmanlı ve Safevi yanlarından topladığı şiirlerini daha geniş ve gerçekçi biçimde vermiştir.


KİŞİLİĞİ
Yaşamına can korkusu ile başladı. Daha altı yaşında iken dedesinin müritlerince kaçırılmasaydı öldürülecekti. Gilyan'da altı yıl gizlilik içinde yaşadı. On iki yaşında Ercuvan'da Taliş Mehmed Bey'in elinden zor kurtuldu. Bu yaşında yandaşlarına kalelerin nasıl alınacağını öğretiyordu. Ele geçmeden yandaş toplayabilmek için binlerce kilometre yol yapıyor, ayrı ayrı iklimlere, huyunu suyunu bilmediği topluluklar arasına giriyor, karşılaştığı herkesi inandırıp yanına alıyordu. Anadolu'dan binlerce, on binlerce kişi yalınayak bu genç adam için yollara düşüyordu. Bu yollara düşmede eski Türk inancının etkisi ve inancı olduğu kadar çocuk Şah'ın kişiliği de etkin rol oynuyordu. Osmanlı'da aradığını bulamayan Anadolu halkı, özellikle Erzincan, Sivas, Karaman Türkmenleri Şah'a doğru yola çıktılar. Bu gidiş yıllarca sürünce Yavuz'a verilen bir dilekçede "İşte bir zaman geldi ki Rum ülkesinin halkının çoğu Erdebil olup kafir oldu." denilecektir.

Hoca Sadeddin, bu göçü ''Ol taifenin kalanı dahi terk-i diyar etmek istediler. Ölüsü, dirisine yüklenip cümlesi çıkup gitmek istediler.'' diye anlatır. Kuşkusuz bu gidişi, Anadolu'da kimsesiz kalan Türk'ün orada önem ve güven kazanma isteğine bağlayanlar da vardır. ''Ömründe ve diyarında kendüye adem dinmeyen bikarlar tuman (tümen) beyleri olup hadden ziyade itibar buldular. İşiten çıktı gitti. Yerinden ayrılup yurdunu terk idüp çiftin çubuğun dağıttı.'' Osmanlı ve Dulkadrlı önlemleri bu yürüyüşü durduramıyordu. Hac yerine Erdebil ziyaretini yeğleyenler, ''Biz diriye varırız, ölüye değil." diyorlardı. Bu bilgiyi Aşık Paşazade, bir söylenti olarak aktarıyor.

Kuşkusuz bu oluk oluk akışın sonunda karşılaşılan kişi öyle sıradan biri değildir. Bir kez, kesinlikle çok iyi bir eğitim ve öğrenim görmüştür. Bu eğitim kavramında daha on iki yaşında iken değme babayiğitlerin katlanamayacağı bir gövde dayanıklılığı bulunmak tadır. Bu yaşta en kanlı boğuşmaların içine girip çıkmıştır. İyi bir dövüşçü ve avcıdır. 1500 yılında Tercan-Sarıkayasında bir mağarada yaşayan ve insanlara saldıran bir ayıyı okla vurup öldürecek kadar bilekli ve yüreklidir. O kış Erdebil yöresinde kuşların donup düştüğü havalarda adamlarına kardan kale yaptırıp kuşatıyor ve onları oyalıyordu. 


SANATI
Şirvanlı Melikü'ş Şüera Habibi'nin öncülük ettiği Türkçe edebiyatın bir çok uğraşanları devletçe korunma altına alınmıştır. Şah İsmail'in kendisinin hece ve aruz ozanı olması ününü artırmış, bilime saygısı da duyulunca kimi bilginler Erdebil'e gelmiş, kimisini de kendisi getirtmiştir. O dönem kaynaklarında Şah İsmail'i sıradan bir hükümdar olmaktan çok, eski Hurremi'liğin, Babeki'liğin sürücüsü ve Turan düşüncesinin yeni temsilcisi olarak düşünmek mümkün. Bunun için Yavuz Selim, Şah İsmail'e "Afrasiyab -1 Ahd" diyecektir. İsmail'e olan sevgi ve sığınma yürüyüşlerine böylece sanat adamları da katıldı. Sultan Hüseyin Baykara'nın (rn. 1447 -1505) oğullarına hile ile ağır yenilgiler vuran Özbek hanı Şeybani'yi 1510'da ortadan kaldıran İsmail'e bu tarihte ilk sığınmalar oluyor. İsmail, bu sanatçıları saygı ile karşılayıp seçkin görevlere atıyor. Bu sanatçıların başında Kemaleddin Behzad (1455 -1535) vardır. 

Bu dönemin tarihçilerinden Hvodemir'in anlattığına göre "Üstad Behzad, dönemin en olgun nakkaşlarının ustasıdır. Bir süre, doğruluk örneği Emirin (Hüseyin Baykara'nın) yanında eşsiz işlerle uğraşırken şimdi yüce mertebeli Sahib Kıranın (Şah İsmail'in) yanındadır." Hvodemir, bu kitabını H. 904'te (rn. 1498) Ali Şir Nevai adına yazmaya başlamış, H. 905'te (rn. 1499) bitirmiştir. Böylelikle Kemaleddin Behzad'ın Şah İsmail'e sığınışı daha önceki yıllara geçiyor. Bu kitaba göre Nakkaş Ağa Mirek, Hüseyin Baykara yanında iken Kemaleddin Behzad, Şah İsmail'in yanındadır. Belki de Hüseyin Baykara, döneminin geleneğine uyarak Şah İsmail'e bir çok sanatçıyla birlikte Behzad'ı armağan etmiştir. Behzad, özel bir fermanla 1521'de nakkaşhaneye müdür ve sahib-i ihtiyar (yetkili) atandı. O güne değin dağınık olan Safevi nakşına artık bir biçim vermişti. Ağa Mirek, Muhammed Tebrizli, Hace Abdül Aziz, Muzaffer Ali Muhammed vb. bu okulun öbür öğretmenleri idi. Bu dönemde arta kalan kimi saray süslemelerinin yanı sıra son yıllarda bulunan "Cihan Ara-yı Şah İsmail Safevi" kitabındaki yirmi kadar minyatür de dönemine ışık tutması bakımından oldukça değerlidir.


ESERLERİ
Şah İsmail her şeyden önce bir şiir adamıdır, bir gönül adamıdır. Dönemindeki şiir türlerinin tümünü denemiştir.

Ey Hatai zikr-i fikrin eyledin eş'are sarf
Tuttu irfan defterini ehl-i divan şimdiden

dediğine göre irfanının ululuğu dünyayı çok erken tutmuş. Mesnevi de olsun divan şiirlerinde olsun dönemin din ve edebiyat bilgilerine iyice egemen olduğu bir gerçek. Yapıtlarına Farsça ve Arapça eklediğine göre bu dilleri de biliyor. Cavidan-Name'den söz ettiğine göre Fazlullah'ı ve Hurufi'liği biliyor. Kur'an ayetlerine kafiyeli dizeler yazıyor. Ayetleri açıklıyor. Ebced'i biliyor. Özetle şiir bilgilerinde oldukça güçlü. Dehname mesnevisini 19 yaşında yazmıştır. Halk şiiri türlerini biliyor ve ustalıklı kullanıyordu.
Hatai'nin aruzla yazdığı şiirlerini çıraklık ve ustalık dönemlerine ayırmak olası. Çaldıran vuruşmasından sonra bu büyük adamın duygularında geniş ölçüde değişmeler olmuş. O, gururlu ve kendini yenilmez sanan egemenin yerini daha durgun, yenilmiş ve gururu kırılmış bir adam aldı. Şiirleri de bu duygulara paralel olarak değişti. Böylelikle duygu yönü ağır basan şiirlerinde bir güçlenme görüldü.

Diyarı aşka sultanam dila men de zamanılda
Vezirimdir gam u gussa oturmuş iki yanımda
Men ol şahbaz-ı kühsarem başeğmem gülle-i Kare
Nice anka kimi yavru uçurdum aşiyanımda

gazelinde en içli divan ozanının gücü görülür. Hatai, elbette bir Fuzuli değil. Şiir anlayışı değişik. Hatai'nin şiirlerinde düşüncelerini şiir diliyle yaymak isteyen bir Şah'ın çabalaması var. Şah için şiir bir araçtır. Hatai'nin iki katı yaşayan ulu ozan Fuzuli'de şiirin amaç olduğu açıktır. Hatai bir yandan boğuşurken bir yandan yeni bir devlet kuruyordu. Buna karşın kimi şiirlerinde kendisini güçlü görür:

Çün tecella nurını görmek temenna eylerem, 
Şimdi Mansur'am meni bir dara göndermek gerek

beyti herhalde benzerlerinin önünde yer alacak güçte.
Şiirdeki gücü asıl hece ile söylediği deyişlerdedir. Bunlar, yüzyıllardır onun inancından olsun olmasın Türk halkının dil-ezberi olmuştur. Kimi törenlerde semahların, cüş havalarının, düvaz imamların hep bu deyişlerden seçildiğini herkes bilir. 

Türkiye'de hakkında ilk kez Rahmetli Sadeddin Nüzhet Ergun ciddi bir kitap yazar. Kitapta hece ile şiirlerinin yanı sıra, Nasihatname mesnevisinin tümü, ikinci bir mesnevi ve ''Dehname'' den kimi kısa bölümler alınır. Rahmetli Sadeddin Nüzhet kuşku yok ki alanının en yetkilisi. Kitabın sunuş yazısındaki incelemesi son derece değerli. Konuyu ve bu alandaki çalışmaları iyi incelemiş. Azerbaycan yayınlarının temelini Leningrad ve Taşkent nüshaları oluşturuyor. Düzenleyenler, Paris ve Londra nüshalarını da gözden geçirmişler.

Hatayimdir Şah Hatai
Amma adım Ömer dunır.

Demek ki ''Şah Hatai'' veya yalnız ''Hatai'' adını kullanan başka başka ozanlar var. İlginçtir ki bunlardan birinin adı da Ömer. Kimi deyişler değişik yerlerde eksik dörtlüklerle yayınlanıyor. Azerbaycan ve Erdebil nüshaları tapşırmayı ''Hatai'', Napoli nüshası ile Sadeddin Nüzhet yayını ise ''Hatayi'' olarak alıyor.

Geldi Cebrail çağırdı ya Muhammed Mustafa

dizesiyle başlayan şiir Alevi cemlerinde çok söylenen ''Mihraçlama'' dır. Türkiye'de ise ilk kez Sefer Aytekin'in 1958'de yayınladığı Buyruk kitabında yer almış. Buyruk'un Şeyh Safi'ye ait olmadığının kesin kanıtı da kendisinden çok sonra yaşayan torununun bu şiirinin o yapıtta yer alması. Dehname'nin yalnız Leningrad müzesinde aslı vardır. Bu şiir Şah İsmail'in 19 yaşında yazdığı bir aşk öyküsü. 1532 ikiliden oluşmuş. Bölüm başlıkları Farsça verilmiş. Altlarında Azeri ağzıyla çevirileri var. Bu çeviriler Şah İsmail'in değil.
Son bölümde,

Hicrinde üç zid ü nun geçti
Sin'din dahi bir füzun geçti

dediğine göre ebcetle bu açıklama h. 911'i (m. 1506) gösteriyor. 



Eserlerinden bazıları:

1
Muhammed Ali'nin Aldım Elini 
Hak Deyip Tuttuğum Elden Ayrılmam 
On İki İmamın Tuttum Yolunu 
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam 

Mürşidin Nefesi Hak Nefesidir 
Mürşid Sözün Tutmayanlar Asidir 
Mürşidin Rızası Hak Rızasıdır 
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam 

Mürşidin Gittiği Veli Yoludur
Gitme Dediğine Gitmemelidir
Zahir Batın Muhammed Ve Ali'dir
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Hak Erenler Bir Araya Derilse
Cümle Aşıklara Nasip Verilse
Aşikare Hak Gözüyle Görülse
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Şah Hatayi'm Hak Bil Tuttuğum Eli
Zahirde Batında Hak Gördü Seni
Gerçek Erenlerden Aldım Haberi
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam



2
Muhammed Ali'yi Candan Sevenler 
Yorulup Yollarda Kalmaz İnşallah 
İmam Hasan'ın Yüzün Görenler 
Hüseyin'den Mahrum Olmaz İnşallah 

İmam Zeynel'den Bir Dolu İçtim 
İmam Bakır'da Kaynayıp Coştum 
İmam Cafer'e Vardım Ulaştım 
Bundan Özge Yola Sapmaz İnşallah 

İmam Musa'dan Gelen Erenler
Can Baş Feda Edip Cemler Görenler
İmam Rıza'ya Zehir Verenler
Divanda Şefaat Bulmaz İnşallah

Bir Gün Olur Okuturlar Defteri
Şah Oğlunun Belindedir Teberi
Uyanırsa Taki Naki Askeri
Açılan Gülümüz Solmaz İnşallah

Hatayi Der Bu İş Bizi Bitire
Özünü Kata Gör Ulu Katara
Mehdi Şevki Bu Cihanı Tutar A
Şah Oğluna Sitem Olmaz İnşallah



3
Serime Bir Sevda Geldi 
Muhammed Ali'den Beri 
Yandı Vücudum Kül Oldu 
Ta Kalubeli'den Beri 

Ali'nin Fatma Kanber'i 
Hırka Tutunur Önleri 
Severim On İk'imam'ları 
Atası Pirimden Beri 

Hasan'la Hüseyin'i Sevdim 
İkrarım Onlara Verdim 
Kafirleri Bütün Kırdım 
Halil-Ür-Rahman'dan Beri 

Zeynelabidin Yolları 
Açılır Gonca Gülleri 
Bakır İmamlar Serveri 
Severim Soyundan Beri 

Muhammed Dünyaya Geldi
Şu Alem Nur İle Doldu
Hacem İmam Cafer Oldu
Okuram Kur'an'dan Beri

Musahibim Musa Kazım
Rıza'ya Bağlıdır Özüm
Kolumda Şahinim Bazım
Beslerim Zamandan Beri

Taki'den Etek Tutmuşam
Naki Sırrına Yetmişem 
Askeri'den Mey İçmişem
Sarhoşum Zamandan Beri

İkrarım Bendi Boşandı
İndi Türaba Döşendi
Mehdi'den Kılıç Kuşandı 
Bilirem Zamandan Beri

Şah Hatayi'm Hakk'a Yalvar
Sevdiğim Ali'dir Server 
Sorarlarsa Bizi Erler
Gelirem Divandan Beri
4
Sufi Mezhebimin Nesin Sorarsın 
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz 
Gözlüye Gizli Yok Ya Sen Ne Dersin 
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz 

Eğnimize Kırmızılar Giyeriz 
Halimizce Her Manadan Duyarız 
Katarda İmam Cafer'e Uyarız 
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz 

Her Kimin Ki Çerağını Hak Yakar
Mümin Olanları Katara Çeker
Aslımız On İki İmama Çıkar
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Biz Tüccar Değiliz Alıp Satmayız
Erkan Gözetiriz Yoldan Sapmayız
Gönlümüz Ganidir Kibir Tutmayız
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Muhammed Ali'dir Kırkların Başı 
Uralım Yezid'e Laneti Taşı 
Hünkar Hacı Bektaş Veli'dir Eşi 
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz 

Baharda Açılır Gonca Gülümüz
Ol Dergaha Doğru Gider Yolumuz
On İki İmam İsmin Okur Dilimiz
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Şah Hatayi'm Eydür Muhammed Ali
Onlardan Öğrendik Erkanı Yolu
Ali Muhammed'dir Muhammed Ali
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz



5
Hü Diyelim Gerçeklerin Demine 
Gerçeklerin Demi Nurdan Sayılır 
On İki İmam Katarına Uyanlar 
Muhammed Ali'ye Yardan Sayılır 

Üç Gün İmiş Şu Dünyanın Safası 
Safasından Artık Olur Cefası 
Gerçek Erenlerin Nutku Nefesi 
Biri Kırktır Kırkı Birden Sayılır 

İhlas İle Gelen Bu Yoldan Dönmez
Dost Olan Dostuna İkilik Sanmaz
Eri Hak Görmeyen Hakk'ı Göremez
Gözü Bakar Amma Körden Sayılır

Gerçek Aşık Menzilinde Durursa
Çerağ Gibi Yanıp Yağı Erirse
Eksikliği Kendözünde Bulunursa
O Da Erdir Yine Erden Sayılır

Şah Hatayi'm Eydür Bağdad'dır Vatan
İkilikten Geçip Birliğe Yeten
Erenler Yanında Kıyl Ü Kal Tutan
Yolu Dikenlidir Hardan Sayılır



6
Serseri Girme Meydana 
Aşık, Senden Yol İsterler 
Kallaş İle Oturmadın 
İman Ehli Kul İsterler 

Bu Yola Giren Oturmaz 
Hak Söze Hile Katılmaz 
Bunda Hiç Hile Satılmaz 
Cevherinden Pul İsterler 

Bir Kılı Bin Pare Eder
Bu Yolu İhtiyar Eder
Şah'ım Bir Yol Kurmuş Gider
Yol İçinde Yol İsterler

Şah Hatayi Der Neylersin
Her Müşkili Hal Eylersin
Ansın Çiçek Derersin
Yarın Senden Gül İsterler

ahmet yesevi kimdir?

AHMET YESEVİ

            Bismi Şah, Allah Allah
            Horasan Erimiz
            Yesevi Pirimiz
            Bektaş Veli Hünkarımız
            Haydar Sultan
            Hasan Dede, Yürük Kulu Ejdamımız
            Kadim Erenlerin demine devranına
            Hak Muhammed Ali adına hüü!

                                Veyis Haydardedeoğlu

Ahmet Yesevi’nin oğlu olan Haydardede, Haydar Sultan, Haydarı Kerrar ve Bakancak olarak da bilinen ocağın evlatları olarak bu bilgileri vermekle Türk dünyasında yapılan yanlışlıkları düzelmektden gurur duyuruz.

Haydar, Hacı Bektaş’dan yaklaşık 15 yıl önce Amasya, Tokat, Yozgat yöresinden sonra Kayseri’ye kadar gelir. Geçtiği yerlerde insanları gönül seferberliği ile Alevi kültürünü Divanı Hikmetle başlatır. Ne varki, Kayseri Küffarı acımasızdır, Haydar esir düşer ve daha sonra şuan bulunduğu Kırıkkale ili, Keskin Kazasının Haydardede Köyündeki kuyuya atılır. Bunun üzerine babası Ahmet Yesevi Anadolu’ya Haydar’ın yarım bırkmış olduğu misyonun devamı için 40 yüce eren görevlendirir.

Bunla başlayan gönül seferberliği Türk Tasavvuf Edebiyatı Hocası olan Ahmet Yesevi, Alevi Bektaşi kültürünü Hacı Bektaş, Yunus Emre gibi Yesevi ocağından yetişen 40 yüce erenler aracılığyla Anadolu'ya gönderen büyük bir Türk düşünürüdür.

Anadolu'ya Arap dilinden ve kültüründen arıtılmış insana odaklanmış kültür, Ahmet Yesevi Divanı Hikmet'iyle yerleşmiştir. Günümüzde Divanı Hikmeti, Diyanet İşleri kendi istediği şekilde yönlendirmekte ve Arapça sözcüklerle içini boşalmaktalar.

Bu nedenle, yüreğinde insanlık sevgisi olan, evrensel değerlere sahip çıkan ve kendi mesleğinde yücelik gören Antrapoloğ ve Etamolocistleri göreve davet ediyor, Divanı Hikmet kültürünü Diyanetin kıyımından ve Sünnü zihniyetin hakimiyetinden kurtarmaya davet ediyoruz.

Böylece, Antrap
oloğ ve Etimolojistlerin araştırması Anadolu’ya Hacı Bektaş önderliğinde gelen inanç, yazılı Kuran Kültürüyle değil tam aksine konuşan Divanı Hikmet ışığıyla geldiğine bir nebze ışık tutacaktır.

Bakın Yahya Kemal Beyatlı Ne diyor?

NİÇİN AHMET YESEVİ?

“Şu Ahmet Yesevi kim, bir araştırın göreceksiniz,
Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.”
Yahya Kemal Beyatlı

Anadolu insanı binlerce yıl düşünce özgürlüğüne inanmış ve bunu savunmuş sa; Ahmet Yesevi’nin bize bıraktığı mirastır.

Alevi Bektaşi kültüyle kaynaşmış kavimler inançlarını, dilerini ve kültürlerini kirletmeden korumuşlarsa, bunun eseri tamamen mantığa dayalı Divanı Hikmet felsefesinden yükselen ses Alevi Bektasi kültürüne borçludur.

Ahmet Yesevi’ye Sünni İslamcılar daha doğrusu Nakşibendi tarikatı mensupları sahip çıkmatalar. Bu düşünceyi savunanlar henüz Ahmet Yesevî’nin kim olduğunu öğretmek istemeyen Anadolu’da hakim olan Sünnü İslamdır.

Yesevî, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen TÜRKÇE'yi seçmiştir. Oysa Nakşibendilik (Nakşbendiyye, Osmanlıca - ( ﻧﻘﺸﺒﻨﺪﻴﻪ) Abdulhalık-ıl Güjdivani tarafından sistemleştirilen, Muhammed Bahauddin Şah-ı Nakşibendi'nin isim babası olduğu İslam dini tarikatı Arap Tasavvuf Hocası olan Muhuttini Arabi'nin talebesidir.

Son zamanlarda Türkiye’de Yesevilik diye yeni bir tarikat türü başlatılmıştır. Buda Ahmet Yesevi’nin bir koludur denmekte. Nakşibendi tarikatının temelinde Arapça felsefesi yatmaktadır.

Kendisinin Alevi olduğunu savunupta, Ahmet Yesevi’yi Nakşibendi’lik içinde görenler, Alevi Bektaşi kültürünü kirletmek isteyen kesimlere malzeme vermiş olurlar.

Ahmet Yesevi’nin torunları olarak, hem Aleviyim diyen Sünnüleşmiş Alevilere, hem de Nakşibendi tarikat mensuplarına şu göndermeyi yapıyorum;

BEYLER SİZİ  İLİM YOLUNA DAVET EDİYORUM! - Anadolu’yu 470 yıldır Arap’laştırmaya çalıştığınız yetmedi mi? Bizim dedemiz olan Ahmet Yesevi Türkçe’yi başka dille kirletmemiştir.

Tam aksine Ahmet Yesevi, eski Türk inanışı olan Şamanizim, diğer dinlerden Budism, Hrıstiyanlık ve Museviliğin uzantılarını İslâmla uzlaştırmış bunların arasından din dünyasında mantığa dayalı yükselen yepyeni bir inancı Divanı Hikmet’te bütünleştirmiştir.

Ahmet Yesevi için bilgi veren birçok yazar ve bilim adamları var. Ancak yazmış oldukları bilimselliken uzak ve ansiklopedik düzeyde yapılan araştırmalara dayalıdır.

Ansiklopediyi yazdıranlar kim? İşte sorun burada yatırıyor. 470 yıllık Anadoluyu Arap kültürüne taşımak isteyen devlet sistemindedir.

İslâm'ı yeni kabul etmiş Türk kavimlerine Alevi inancının sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır.

Ahmet Yesevi'nin Divanı Hikmet'ini Veyis Haydardedeoğlu şu dizesiyle daha açık anlatmakta.

Yesevi hikmeti hadîs dışıdır
Bunu anlayan herkişi değil, er kişidir!

Yesevi hikmetleri süphanın fermanı
Okuyup anlayan için Kur'an anlamıdır!

Divanı Hikmet’te bulacaksın akıl
Hak’kı bilmezsen ilime bakın!

Ne Arapca, Ne de Farsca’dır benim dilim
Divanı Hikmet’de Tükçe ile yazılırdır ilim.

Büyük Türk düşünürü olan Ahmet Yesevî, Türk dünyasının yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden ve Türklüğün sembol isimlerinden biridir. Ahmet Yesevî'nin Türk tasavvuf geleneğinin kurucusu olması ve kendisinden sonraki büyük Türk düşünürleri Hacı Bektaş, Yunus Emre, Mevlâna ve diğerleri üzerindeki etkisi, böylece Anadolu'nun bir Türk Yurdu haline gelmesindeki manevi rolü, Anadolu Alevi Bektaşi yolunu dosdoğru anlayan ve anlatan, sade ve temiz üslubu, güzel Türkçe'mizin mimarlarından oluşu, insanlığın ihtiyacı olan yüksek değerleri daha o zamanlar dile getirdiği kardeşliğe, dostluğa, sevgi ve hoşgörüye dayalı düşünceleri bilinmektedir.

Türkistan'da yetişmiş olup gerçek adı Ahmet Yesevidir. Ne yazık ki, bazı kaynaklarda her nedense adına Arapça kökenli takmalar yaparak adını Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevi oluğunu vermekteler. Piri Sultan, Hoca Ahmet, Kul Hace Ahmet diye de tanınır. Elbette bu tür takma adların altında yatan düşünce yine onu Muhittini Arabi kültü yani Nakşibendilikde görmek istyenlerdir.

Babası Hace İbrahim olup, 12 imamlardan Caferi Sadık soyuna dayanır. Bizim bilgilerimize göre Ahmet Yesevi babasını çok küçük yaşta, annesini de 7 yaşında  kaybetmiştir. Türkmenistan’nın Yesi şehrinde büyüdü. Önce Arslan Baba’dan ders aldı. Arslan Baba'nın vefatıyla Buhara'ya gitti. Orada büyük Türk düşünürü Yusuf Hamedani’ye bağlandı ve manevi ilimleri orada tahsil etti.

Bundan dolayı Yesi şehrine geri döndüğünde YESİ’de yerleşik kavimlerin gönüllerini kazanarak YESEVİ adı verilerek şöhret bulduğu kabul edilmiştir. YESEVİ gönülleri feth eden anlamına gelmete.

Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamanda Maveraünnehir, Horasan ve Harzem dolaylarına yayılıp, zamanın en büyük ve üstün evliyelarından oldu.

Zahiri ve batını bütün ilimlerde derin alim olan Ahmet Yesevi, Hızır Aleyhisselam ile görüşür sohbet ettiğide söylenir.

Buhara bu tarihlerde Karahanlıların hakimiyeti altındaydı ve devrin en büyük ilim merkezlerinden biriydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden talebeler buraya gelip ilim tahsil ediyorlardı. Buhara'da güçlü bir Hanefi Fıkıh geleneği mevcuttu.

Hoca Ahmet Yesevi Buhara'da ders verdiği dönemde Divanı Hikmeti hazırladı. Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamanda Maveraünnehir, Horasan ve Harzem dolaylarına yayıldı. Ahmet Yesevi, kısa zamanda Hanefi Fıkıh geleneginin yıkılmasına önderlik etmiştir.

Divanı Hikmet düşüncesi yeni değil tam aksine Türk boylarının 4000 bin yıldır inancı olan altıgen ışığında; Ateş, Su, Gök (Güneş),
Toprak, Akıl ve Bilimden oluşan Şamanizm, Budism, Hrıstiyanlık, Musevilik ve en genç din olan İslam diniyle beraber bütün inançların üstünde heteredoksi harmanlamasından yükselmiştir.

Zahiri ve batıni bütün ilimlerde derin alim olması nedenniyle Ahmet Yesevi, Anadoluya gönderdiği hemojenik ve heteredoksi kaynaklı olan bu inançın SEVGİ ışığı Divanı Hikmet'te bütünleşerek gelmiştir.

Bundan böyle Yesevi dergahı, fakirler, yoksullar, yetim ve çaresizler için bir sığınak yeri olmuştur. Bu dergahlar aynı zamanda, Tasavvuf Edebiyatının ilk temsil edildiği yerlerdir.

Ahmet Yesevi Türk Tasavvuf Eedebiyatının ilk temsilcisidir. Böylece Anadoludaki Türk edebiyatının yeşerip gelişmesine zemin hazırlamış,

Doğum ve ölüm yılaları her nekadarda değişik kaynaklar 1093 ile 1194 arası gösterse bile, Ahmet Yesevi bu kadar yıl yaşamamıştır. Bizlere büyüklerimizden miras kalan sözcüklerde Ahmet Yesevi 63 yaşında hakka yürmüştür. Ahmet Yesevi 1194 de Yesi şehrinde vefat ettiği var sayılır. Kabri üzerine türbe, 200 yıl sonra, Timur Han tarafından inşa edilmiştir.

Mansur Ata, Abdulmelik Ata, Süleyman Hakim Ata, Muhammed Danişmend, Muhammed Buhari, Zengi Ata, Tac Ata Ahmet Yesevi’nin yetiştirdiği ilk talebeler arasındadır.

Yetiştirdiği çoğu erenleri Hindistan ve Çin gibi ülkelere gönderirken, Anadolu’da Hacı Bektaş, Yunus Emre, Ahi Evran, Taptuk Emre, Mevlana, Şeyh Edi Balı, Hacı Bayram Veli, Hacı Kurban Veli, Hacı Şıh Şaban Veli gibi talebeler, Ahmet Yesevi’nin çizdiği Divanı Hikmet yolunda ilerlemişler.

Ahmet Yesevi, Türk’lere Alevi inancını ve tasavvufu öğretmek üzere Türkçe’yi esas alıp. “Hikmet” diye ad verdiği şiirler yazmıştşr. Bu şiirler, onbinlerce öğrencisi tarafından bütün Türk coğrafyasında asırlarca halka öğretildi.

Türk dilini, edebiyatını, kültürünü özellikle Alevi Bektaşi inancını doğru olarak gelecek nesillere aktarmışlardır. Sade bir Türkçe ile Halkın anlayacağı, sohbet tarzındaki Hikmet adlı şiirleri, Çin'den, Balkanlara kadar yayılıp, Türk Milletine manevi ışık olmuştur.

Gelin hepberaber İslam Ansiklopedisinde bu konuda ne söyleniyor beraber bakalım:

”Ahmet Yesevi, 12.yy.da Asya’nın büyük bir kısmına egemen olan Selçuklu Devleti’nin son büyük Hakanı Sultan Sancar dönemine ratlamaktadır. Selçuklu Devleti, bir Türk Devleti olmasına karşılık, ne yazık ki bilim ve edebiyat dili Arapça ve Farsça’ydı.

Bilginler, aydınlar, yazarlar, şairler Türkçe’yi hor görüyorlardı. Türkçe, yalnızca askerlerin ve halkın konuşma diliydi. İşte böyle bir zamanda yaşayan ve Yesi (şimdiki adıyla Türkistan) şehrinde mektebini ve dergahını kuran Ahmet Yesevi, Türklere Müslümanlığı ve tasavvufu öğretmek üzere Türkçe’yi esas aldı. “Hikmet” denilen şiirler yazdı. Bu şiirler, onbinlerce öğrencisi tarafından bütün Türk coğrafyasında halka öğretildi. Bu yolda şiirler yazan şairler ortaya çıktı ve Türk dili edebî dil olarak yeniden canlandı ve çeşitli Türk lehçeleri arasında yakınlaşma sağlandı. Ahmet Yesevi’nin “Hikmet”leri veya bu hikmetlerden ilham alınarak yazılmış şiirler, bugün de bütün dünya Türklüğü arasında söylenmektedir.

Ahmet Yesevi, Türkçeyi küçümseyenlere bir hikmetinde şöyle cevap vermektedir:

“Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini,
Bilginlerden işitsen açar gönül ilini,
Ayet-Hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar,
Anlamına erenler, başı eğip uyarlar.
Miskin, kul Hoca Ahmet, yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçe’yi..”

Ahmet Yesevi’nin yaşadığı çağda Türk boyları arasında Müslümanlığın yayılmasını, Ahmet Yesevi’nin yetiştirip gönderdiği öğretmen dervişler sağlamışlardır. Ahmet Yesevi, Müslüman olan Türklere de dosdoğru müslümanlık anlayışını öğretmiştir. Ahmet Yesevi, aynı zamanda çeşitli dinî mezhep ve grupların ortaklaşa temel kabul ettikleri; ortaklaşa saygı duydukları müslümanlığın Türk yorumunun temsilcisidir. Anadolu’nun kilidinin açılmasından, kurtuluş ve Cumhuriyetin manevi mimarlarına kadar bütün Türk gönül adamlarının uslûp ve misyonunda Ahmet Yesevi’nin öğretileri vardır”.


Tamam, hemen herşey doğru yolu gözteriyor. Ancak neden müslüman sözcüğüyle yazıldığı kesin belli. Çünkü Nakşibenlik Arapça ve Farça’la dontatılmış müslüman kültürüne mal edilmiştir. İşte müslüman kelimesiyle Arap’larla ortak yön bulma çabasıdır. Oysa, yukardaki parağraflarda söylediğimiz gibi bütün dünlerün üzünü barıtırıp içerisinden yükselen bir yaşam sistemi çıkarmıştır.

BUNUN ADI  DA DİVANI HİKMET’TİR. KURANI KERİM DEĞİLDIR.

Bunun karşıtı olanlar varsa buyur
un tartışma meydanına. Çağırın Antrapoloğ ve Etimolojistleri görev başına ve gerçekleri öğrenin.
                                                                                                                                                                                                                Veyis Haydardedeoğlu

AHMET YESEVİ sitesinden alınan iki ayrı bilgiyi olduğu gibi veriyoruz:

NİÇİN ÜNİVERSİTE?
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını ilan eden Türk devletlerinin başta kültür ve eğitim alanlarında işbirliğine gitmeleri tarihî bir görev idi. Türkiye’den Kazakistan’a, Kazakistan’dan Türkiye’ye bir işbirliği gerçekleşecekse, bu ilk adıma, bilim temel olabilirdi. Ve öyle oldu!. Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türkiye ve Kazakistan Cumhuriyetleri arasında imzalanan uluslararası anlaşma, işbirliği sözleşmesi ve Tüzüğün TBMM tarafından onaylanarak Yasa haline getirilmesiyle kuruldu. Ahmet Yesevi Üniversitesi, hem devletten-devlete resmî-ortak bir adım; hem kalıcılığın simgesi “eğitim” ve “bilim”i konu alan bir atılımdır...

Ahmet Yesevi Üniversitesi, bu düşüncenin ürünü olarak kurulmuştur. Bilgi Çağı” ve “Bilgi Toplumu”na doğru ilerlemekte olduğumuz bir dönemde akılcı ve gerçekçi işbirliği, ancak eğitim ve bilimle sağlanabilirdi. Bu akademik atılımla Türk Dünyasının her yanında aynı “işbirliği-güçbirliği” gelişecek; yüzlerce yıllık rüya gerçekleşecek; bu bilim ocağında yetişen genç beyinler, bulundukları her ülkede, bölgede temsil edeceklerdir.

NİÇİN TÜRKİSTAN?
Türkistan şehrinin geçmişi, tarihin derinliklerine kadar gider. Yesi, aynı zamanda Oğuz Han’ın başşehridir. Oğuz Han, efsanevi bir kişidir ve bir görüşe göre Tanrı’nın Türklere gönderdiği ve “Tanrı’nın birliği inancını anlatmakla görevlendirdiği bir Tanrı Elçisi Hakan”dır. Türkistan Şehri, Kazak Hanlıkları döneminde de Hanların başşehri olmuştur.

1500 yıllık tarihi boyunca birden çok dönemde en canlı kültür, ticaret ve medeniyet merkezi olmuştur. Türkistan, Türk Devlet ve topluluklarını “Türk kültürü” etrafında birleştiren; Uluğ Türkistan’ı ve Anadolu’yu aynı inanç temelinde buluşturan; bu manevi zenginliği Asya’nın, Afrika’nın ve Avrupa’nın derinliklerine taşıyan iradenin pişirilip-olgunlaştırıldığı tarihî kültür merkezi ve başkentidir.

Türkistan şehri, Ahmet Yesevi ile kutluluk kazanmıştı. O’nun adına kurulan üniversite ile çağın bilimlerinin aydınlığını da sıfatlarına kattı. Türkistan şehri, bir yandan Ahmet Yesevi Türbesiyle, öte yandan Ahmet Yesevi Üniversitesiyle geçmişine lâyık bir manevî ve ilmî merkez olma yolunda geleceğe doğru yürümektedir.

HACI BEKTAŞ kimdir

HACI BEKTAŞ

           
Bismi Şah, Allah Allah
            Horasan Erimiz
            Yesevi Pirimiz
            Bektaş Veli Hünkarımız
            Haydar Sultan
            Hasan Dede, Yürük Kulu Ejdamımız
            Kadim Erenlerin demine devranına
            Hak Muhammed Ali adına hüüü!

                                                        Veyis Haydardedeoğlu

BÜYÜK TÜRK DÜŞÜNÜRÜ HACI BEKTAŞ VELİ
Hacı Bektaş tassavuf bilgini olması nedeniyle semavi dinler üstü bütün evreni kucaklayan heterojen bir ilke sahibi olup Türk Tassavuf düşüncesinin Piri Ahmet Yesevi’nin yetiştirdiği büyük Türk düşünürüdür.

Anadolu'ya Divanı Hikmet yani, Arap dilinden ve kültüründen arıtılmış insana odaklanmış kültür Hacı Bektaş önderliğinde gelmiş Selçuklu İmparatorluğu döneminde Anadolu toptan Hacı Bektaş dünyasına katılmıştır. Son Selçuklu hanı Ertuğrul Gazi'nin oğlu Otman Gazi, Şeyh Edi Bali'nin kızı Rabia hanımla evlilik yaptıktan sonrada Anadolu'da  1283 yılı itibariyle yeni bir harekat başlatılır, 1299 yılında da Otman Gazi önderliğinde Otmanlı İmparatorluğu Hacı Bektaş kültürüyle yaşama geçer. Dikkatinizi çekelim Otmanlı, yani Osmanlı değildir. Osman 16.yy dan sonra takma isimdir. Böylece Anadoluya yerleşen Divanı Hikmet düşüncesi 4000 yıldır Türk inancı olan altıgen ışığında;
Ateş, Su, Gök (Güneş), Toprak (Yer), Akıl ve Bilimden oluşan Şamanizm, Budism, Zerdüşlük, Hrıstiyanlık, Musevilik ve İslam diniyle beraber bütün inançların harmanlanmasından yükselmiştir.

Asıl adı Bekteş’dir. Türk Dil ve Tarih Kurumunda yıllarca yönetim kadrosunda bulunmuş 12 Eylül 1980 harekatından sonrada Almanya Eğitim Senatosunda Eğitim görevlisi olarak atanan büyüğümüz Köy Ensititüsü ilk mezularından Sayın Adnan Binyazar, bu konuda 1994 yılında kardeşini görmek üzere geldiği Melbourne’de Veyis Haydardedeoğlu’nun ısrarıyla “Türk Tassavuf Edebiyatı, Anadolu Türk’leri ve Bektaşilik” üzerine konferens vermişti.

Sayın Binyazar, 16. yüzyılda başlayan İslamlaşma döneminde Türkçe kirletilmeye başladı diye söz etti. Türkçe dil kurallarına uymayan Fars ve Arapça sözcüklerle isimler değitirilidi. Türk dil kurallarında kalın sesle başlayan bir kelime veya isim kalın sesli harfle, ince sesli harfle başlayan kelime ve isimler de ince sesli harflerle bitmesi gerekirken değişime uğramıtır.

Örğ. Ana – Anne’ye, Bekteş de Baktaş’a değiştirilerek öz Türkçe kirletilip, dil kurallarından uzaklaştırılmıştır.

Şu andan itibaren ben Hünkarımıza saygılı olmak açısından hemde tarihsel bir yanlışın düzeltilmesi için Bekteş olarak hitab edeceğim. Hacı Bekteş için bir çok yakıştırmalar yapılmıştır hatta Sünnü diyen Profesörler bile çıkmıştır. Evet, 1980 yılından sonra Özal hükümeti, aniden hiç akedemik çalışması olmayan bilimsellikten uzak 40 tane profesör mezun etmiştir. İşte bunlardan birside Avustralya’ya günümüzde AKP hocası olan Fetullah Gülen düşüncesini getirmek için görevlendirilen Prof Mahmut Esat Coşan, Hacı Bekteş Makalatında Sünnü olduğunu savunmuştu. Hatta o dönemde
"Akademik Olmayan Bilimselliten Uzak bir Profesörlük" başlığında Nokta Dergisine gönderdiğim yazıyı değerli yazarımız Miyase İlknur kahramanca bu dergide yayınlamıştı. Sayın İlknur'a buradan teşekkür ediyoruz. Bundan sonra da sözüm ona Profesör olan Esat Coşan'la her ne kadar görüşmek istediysem bir türlü görüşmemizi kabul etmedi. Ne varki, talih ona fazla gülmedi aradan çok geçmeden de Avustralya’da trafik kazası sonucu hakka yürüdü.

ANADOLUYA GELİŞİ:
Hacı Bekteş’den 15 yıl önce gelen Ahmet Yesevi’nin oğlu Haydar, Kayseri kadısına esir düştükden sonra Hacı Bekteş’e Anadolu yolu gözükmüş Haydar’ın yarım bıraktığı misyonu daha ileriye Anadolu, Balkanlar ve Arnavut’luğa kadar insan sevgisini taşıyan Hacı Bekteş düşüncesi olmuştur.

Hacı Bekteş’i Ahmet Yesevi’den, Divanı Hikmet’den ve Anadolu topraklarından uzaklaştırıp farklı zamanlarda yaşamışlardır, doğrudan ilişkileri yoktur demekle Ahmet Yesevi ve Hacı Bekteş ilişkisini Sünnü İslamın istediği gibi Sünnülük çizgisine çekmiş olursunuz. Buda Alevi felsefesi ve düşün dünyasına haksızlık olur.

Evet, bizce atalarımızdan kalan söylence Ahmet Yesevi, Hacı Bekteş’den daha önce doğmuş daha önce de hakka yürümüştür. Ancak, Ahmet Yesevi, Hacı Bekteş’e oğlu Haydar Sultan’la müsaip kardeşliği yapmasını istemiştir. Haydar'ı kurtarması için rum diyarı olan Anadoluya göndermiş ancak Haydar’ın ölümü bu dileğin yerine gelmesini engellemiştir.

Bunca yıl her araştırmacı, Hacı Bekteş Veli üzerinde araştırma yaptı fakat hiç bir akademisyen bu ikilinin ilişkisinin nereden kaynakladığına ışık tutmak için görev almadı. İste bütün bilimsel araştırmacılar için çalışma görevi. Buyurun kutsal saydığınız görev başına, araştırmanızı yapın ve bizde sizleri ayakta alkışlayalım.

Bundan böyle sözü Hacı Bekteş Veli Vakfından alınan bilgilere bırkıyorum.
Veyis Haydardedeoğlu

HACI BEKTEŞ

Bu bilgiler doğrudan Hacı Bektaş Veli Vakfı sitesinden alınmıştır.

13. Yüzyılın ilk yarısında gerek Moğol istilasının etkisiyle, gerekse başka nedenlerden dolayı Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya gelen, Anadolu Aleviliğinin oluşumunda büyük çabalar harcayan, daha sonraki yıllarda “Horasan Erenleri” diye anılan Türkmen babaları arasında Hacı Bektaş Veli önemli bir yer tutar.

Hacı Bektaş Veli ve Anadolu Bağlantısı

Hacı Bektaş Veli, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, Horasan’ın Merv, Herat, Belh ile birlikte dört önemli kentinden biri olan Nişabur’da doğmuştur. O dönemin sayılı kültür merkezlerinden biri olmasından başka, Nişabur ve çevresi, Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu sıralarda Türkmen nüfusunun yoğun olduğu bir bölgeydi ve orada bir Türkmen pirinin kurduğu Yesevilik tarikatı büyük bir yayılma ve gelişme göstermişti. İşte Hacı Bektaş Veli, bu kültürel ve dinsel ortamda yetişmiş, Arapça ve Farsça’yı kitap yazacak kadar iyi öğrenmiş, devrinde geçerli olan bütün bilgilerle donanmıştır.

Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş ilişkisi

Ahmed Yesevî-Hacı Bektaş Veli ilişkisine önemli bir yer ayıran Vilayetnâme Ahmed Yesevî’den övgü ve saygıyla bahsetmektedir. Ahmet Yesevî hakkında “Doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu” ve “Pirlerin piri” sözleri yer almaktadır. Vilayetnamede “Ahmed Yesevî ‘Biz yokluk yurdunda eğlenmeyiz, ahirete gideriz. Var seni Rum’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rum Abdallarına seni baş yaptık’ dedi. Hacı Bektaş Veli, ertesi gün, gün doğarken Ahmed Yesevî’den izin alarak yola düştü” diyerek Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya Ahmed Yesevî’nin gönderdiği belirtilmektedir.

Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ne zaman ayrıldığına yanıt verebilmek için onun doğum tarihini tam olarak bilmek gerekir.

Vilayetnâme, Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini belirtmediği gibi, elimizde Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini kesin olarak bildiren kaynak da bulunmamaktadr.

Vilayetnâme’nin ilk yaprağında Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihinin 606 (1209-10) olarak yazıldığı belirtilmektedir. Başta Alevi kaynakları olmak üzere bazı kaynaklar bu konuda 1241’den 1249’a kadar değişen rakamlar vermektedir. Onun 1281 yılında Anadolu’ya geldiğini, 1337 yılında vefat ettiğini (hakka yürüdüğü) yazarlarsa da bu bilgiler tarihi gerçeklere aykırı düşmektedir. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin on üçüncü yüzyılın ortalarında ölen Baba İlyas ile, 1260 yıllarında ölen Ahi Evren ve onu çağdaşı olan Kırşehir valisi Nureddin Caca ile Anadolu’da görüştüğü ve 1273 yılında ölen Mevlâna ile haberleştiği kesin olarak bilinmektedir.

Ayrıca Vilayetnâme’ye göre Hacı Bektaş 92 yıl ömür sürmüştür. Yine bu yazılı kaynaklara göre, Türkistan’da 40 yıl çile hayatı yaşayarak kamil insan mertebesine ulaşmıştır. Ölüm tarihi 1270-71 olarak kesinleşen Hacı Bektaş’ın 92 yıllık ömrü ile 40 yıllık çile hayatını birlikte değerlendirirsek onun 1178 yılı civarında doğup, 40 veya 42 yaşlarında Nişabur’dan ayrılmış olabileceğini söyleyebiliriz. Çünkü Nişabur, 24 Mart 1220 tarihinde Cebe ve Sübetay Noyan komutasındaki Moğol askerleri tarafından kuşatılmıştır. Kuşatma sırasında şehri canla başla savunan Nişaburluların attığı bir okun Cengiz Han’ın damadı Tagacar’ın canını alması üzerine gazaba gelen Moğollar, Tuli komutasındaki 30 bin kişilik ilâve bir güçle 25 Mart 1221 tarihinde şehre girmişlerdir. Şehri ele geçirdikten sonra aldıkları emir üzerine şehrin bütün yapılarını yıkarak orayı tarla haline getirmişlerdir. Moğollar sağ kalan Nişaburluları şehrin dışındaki boş alana çıkarmışlar, aralarından 400 sanatkârı seçip Türkistan’a gönderdikten sonra geri kalanları kılıçtan geçirmişlerdir.Kedi, köpek dahil şehirde hiçbir canlı bırakmamışlardır.

Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Hac yolunu tutmuş, Necef’e ve Kerbelâ’ya uğramış, Hac göre-vini yerine getirdikten sonra üç yıl Mekke’de kalmıştır. Anadolu’ya gelirken Halep’e uğrayarak orada bulunan kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Oradan Elbistan’da bulunan Ashab-ı Kehf’e, sonra Kayseri’ye, Kayseri’den Ürgüp’e, Ürgüp’ten de bugün Hacıbektaş olarak bilinen Suluca Karahöyük’e gelip yerleşmiştir.

Menteş ismindeki kardeşiyle birlikte Sivas’a, sonra Baba İlyas’a yani Amasya’ya, Amasya’dan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye varmıştır. Hünkar’ın kardeşi Menteş, Kayseri’den Sivas’a gittiği sırada orada şehit olmuştur. Hacı Bektaş Veli de Kayseri’den Suluca Karahöyük’e gelmiştir.

Gerek Aşıkpaşa-zâde’nin verdiği bilgilere, gerekse Eflakî’nin Ariflerin Menkıbeleri adlı eserinde Hacı Bektaş Veli için söylediği, “Baba Resul’un has halifesiydi” sözüne dayanan bazı araştırmacılar, Hacı Bektaş Veli’nin, on üçüncü yüzyılın başlarında, bazılarına göre Baba İlyas, bazılarına göre de Baba İshak tarafından düzenlenen ve uzun süren Babai İsyanı na katılmıştır. Yani Hacı Bektaş Veli’nin Selçuklu yönetimi tarafından 1240 yılında Kırşehir civarında bastırılan ve elebaşları idam edilmiş olan Babaîler İsyanı nı aktif olarak katıldığını iddia etmişlerdir. Kendisi de Türkmen babası olan Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas, Baba İshak ve diğer Türkmen babalarıyla iyi ilişkiler içinde olması doğaldır. Ancak onun Babaîler İsyanı na katılmış olması zayıf bir ihtimaldir. Çünkü O, söylendiği gibi isyana katılıp canını kurtarmış olsaydı, oradan kalkıp, Suluca Karahöyük gibi her türlü saldırıya açık bir yere gelip yerleşmez, orada serbest olarak faaliyetlerine devam edemezdi. Bunun dışında Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını ayrıntılarına kadar anlatan Vilâyetnâme’nin bu konuya kesin olarak değinmesi gerekirdi.

GAZİLİK VE VELİLİK

Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı dönemde Türkmen topluluklarında başlıca iki insan tipi hâkimdir: Gâzi ve Veli tipi. Bunlardan birinci gruba girenler ülkeler fethetmişler, ikinci gruptakiler ise, alınan ülkelere yerleşmeyi, yerleşik bir toplum meydana getirmeyi olanaklı kılmışlardır. İsminin sonundaki sıfattan da anlaşıldığı gibi Hacı Bektaş Veli, gazi değil veli tipine girmektedir.

Hacı Bektaş Veli, Suluca Karahöyük’e yerleştikten sonra orda bir tekke kurarak halkı eğitme ve aydınlatma faaliyetlerine devam etmiştir. Vilâyetnâme’ye göre ona bağlı 36 bin kişi vardı ve bunların 360’ı huzurunda hizmette bulunurdu. Hacı Bektaş Veli’nin halifeleri; onunla birlikte Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olan Sarı Saltuk Dede Rumeli’nde, Abdal Musa Sultan Elmalı’da, Karaca Ahmed Sultan İstanbul’da ve Akhisar’da, Akça Koca Akyazı’da, Barak Baba Bigadiç’te, Hızır Samut Bozok’ta Yozgat’ta, Sultan Şüca Eskişehir’de, Hacım Sultan Uşak’ta, Ta
pktuk Emre Sakarya bölgesinde, Geyikli Baba Bursa’da inançlarının, gelişip kök salması için çalışmışlardır.

Kaynak: Hacı Bektaş Veli Vakıf Sitesi

ALEVİLİKTE KÜLTÜR, SANAT VE MÜZİK

YaAllah

Kültür toplum yaşamında sosyolojik olgudur. Kültür sanatla yüceltilir ve müzikle de doğal halini alır. Alevi düşüncesinin felsefi yanı güçlü olduğu için sanat kültürün bir yaratıcı elçisi olmuştur. Yaratanla, yaratıcı arasında kültürel sanat, toplumsal gelenekle bütünleşmiş müzikle de tamamlanmıştır.

Alevilikde duaçlamalar yani geleneksel ibadet şekli, insandaki yaratıcı sanat gücü bir elçi görevi yapıp müzikle de hakkı arama ve hakka ulaşmayı öğretir. Sanat ve müzik dili evrenseldir. Dil farkı gözetmeksizin insan müziği yaşayarak yaratıcı gücünü artırır. Alevilikde sanat ve müziğin ortak iki dili vardır.  Birisi yaratıcı zeka dili, diğeride duygusal felsefi dildir.

Dilin yaşaması ve yenilenmesi sosyo-kültürel ihtiyaca göre düzenlenir. Yaşamda başarıya giden yolda sosyal, kültürel değerlerin yanında terbiyeli, görgülü ve nezaketli olmanın da önemli bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir.Toplusal dayanışma ve uyarılarla doğru yolu bulma çabası insanlığın gereği olduğuna inanır.

Müzik yapılırken sanatın varlığı yaşamsaldır. Edebi sanat ve düşün sanatı Aleviliğin temel taşıdır. Genelde tasavvuf yönüyle oldukca zenginliği ve isyan sanatı ağır basar. Örneğin Felek sözcüğü tanrısal anlamda işlenir ve tanrıyla konuşma sanatı isyan müziği ile birlikte yapılır. Yaratıcıyı sorgulama sanatı vardır. Doğrudan yaratanla konuşan sanat müziğin dili olmuştur.

Kahpe felek sana nettim, neyledim
Attın gurbet ele parelerimi
Akıbetin beni sılamdan etti
Kesti mümkünümü çarelerimi

Bir başka açıdan bakıldığında, Aleviliğin evrensel yönü, hoş görü, cömertlik, insanda odaklanıp, düşmanın bile dost sayılmasını önğörür. Bakın Fuzuli’nin bir deyişinde, bunu ne kadar açıkca dile getiriliyor.

Arif isen sırrını nadana açma,
Olur olmazların badesin içme.
Düşmandan bir zarar gelirse kaçma,        
Yüze gülen dosttan sakın kendini.

Ey Fuzuli, bize Hak’tandır yardım,
Doğruluk ederken murada erdim.
Sorarsanız Pir’imden böyle gördüm,
Yüze gülen dosttan sakın kendini. 

Pir Sultan’ın deyişlerinde dünya, ahiret ve insan bütünüyle tasavvuf sanatıyla birleştirmiştir. İnsanın Adem’den de önce varlığı Alevilik düşüncesinin nekadar heteredoks düşünce kaynaklı olduğunu gösterir. Bu dizede Hacı Bektaş, Muhammed devrinde yaşamış gibi yüceltilmektedir.  Ayrıca, turna bir kuşdur fakat Alevi düşüncesinde kutsallaştırılmış insanlar arası hatta kavimler arası konuşma dili ve kültür elçisi olarak görülmüştür. 

Adem, huri şu dünyaya gelmeden 
Muhammed Ali'nin nurun gördün mü ?
Hak nasibin almış kudret eliyle 
Hünkar Hacı Bektaş Piri gördün mü ?

Pir Sultan Abdal'ım el'aman aman
Biçilmedik ekin sürülen aman
Gönlüm eğlencesi on iki imam
Oniki İmamlara giden turnalar

Uçurdum ben kuşum uçan kuş ile
Dolduysa gözlerim kanlı yaş ile
Üçyüz altmış başaçık derviş ile
Bağdad'a şeydullah iden kim idi ?

Pir Sultan Abdal'ım zaman farıdı
Ahımdan dağların karı eridi
Bağdat'tan çıkıp da bir tuğ bürüdü
Askerini çekip gelen kim idi ?

Bağdad'ın yaylağın bile yayladı
İndi aşkın deryasını boyladı
İki cihan fahri dua eyledi
El kaldırıp Allah Alah diyen kim idi ?

Pir Sultan Abdal'ım, doldum eksildim 
Yemeden içmeden sudan kesildim 
Hakk'ı pek sevdiğim için asıldım
Dost senin derdinden ben yana yana

Bu deyişlerdede görüldüğü gibi Alevilik’de doğanın gücüne bile karşı gelip, insan gücünün de doğayla eşleşdiği görülür.  Pir Sultan Abdal şiirlerini halkın diliyle yoğurmuş ve halka maletmiştir. Bunu yaparken inancını dile getirmiştir.

Halk edebiyatı geleneğini sürdüren Pir Sultan Abdal'ın sözlerinde halk dilinin tadı, sıcaklığı, kıvraklığı, yalınlığı görülmektedir. Bu bakımdan Pir Sultan Abdal, Yunus Emre’yi andırır. Öyle ki, ondan etkilendiği de söylenebilir.

Pir Sultan Abdal, Anadolu insanının inançlarını dile getiren ulusal bir ağızdır. O’nun söylediği de, savunduğuda, halkın yüreğinden fışkıran, halkça benimsenen düşünsel ürünlerdir. Pir Sultan Abdal, önce konuştuğu dil ile kendini, sonra şiirleriyle çevresini etkiliyor. Bu nedenle, dili de, çevreside bir uyum içindedir. Pir Sultan Abdal’ı anlamanın, anlatmanın yolu şiirlerini konuşturmak, kendini kendi diliyle söyletmektir.

Yine bir başka Alevi ozanı Aşık İhsani, cehalet ve bilgisizlike ilgili sözleri bir taşlama sanatıdır. Buda güzel bir dua olarak okunur. 

Şıhlar gibi üç beş karı almadan
Softa gibi boşa namaz kılmadan
Muska yazıp üfürükçü olmadan
Ben seni kesemem kara sakalım

İhsani'yim sakal iki gözümsün
Elimde sermayem büyük kozumsun
Halkı kandırmaya bana lazımsın
Ben seni kesemem kara sakalım

Anadoluya Alevilik düşüncesini getiren bir başka büyük elçide Yunus Emre’dir. Mevlana önceleri öz çizgisinden ayrılıp şiirlerinde Farsça ve Arapça'yı kullanmaya başladığında Yunus’u da yanına almıştı. Fakat, Yunus elçisi olduğu düşüncenin yanlışa yönlendiğini görünce Taptuk Emre’ye sığınır. Bir ara tekrar Mevlana’ya döndüğünde kendisine sorarlar “Hacı Bektaş ‘ a geri dönmekle ne kazandın?” Yunus şu sözlerle cevap verir:

Haktan gelen şerbeti
İçtik elhamdülillah
Şol kudret denizini
Geçtik elhamdü’lillah

Dirildik pınar olduk
İrkildik ırmak olduk
Aktık denize dolduk
Taştık elhamdü’lillah

İndik Rumu kışladık
Çok hayr-ı şer işledik
Üç bahar geldi geri
Göçtük elhamdü’lillah

Taptuğun tapusunda
Kul olduk kapusunda
Yunus miskin çiğ idi
Piştik elhamdü’lillah

Her halde şiirle bu kadar iç içe olan, şiirle bütünleşen, duygularını ve düşüncelerini şiirle dile getiren toplulukların sayısı fazla değildir. Aleviler hayallerini, sevgilerini, yergilerini, inançlarını şiirle dile getirmişlerdir.

Hacı Bektaş Veli, Türk dilini yeniden canlandırmış ve halk edebiyatının temelini atmıştır. Anadolu kültür ve geleneklerinden oluşan temel üzerinde güçlü ahlak sistemi geliştirmiş ve bunu toplum için uygulamıştır.

Alevi şiiri yapı ve ölçü olarak halkın anlıyacağı tarzda olduğu için, halk şiirinin içeriğini kolay anlamış ve içselleştirmiştir. Pir Sultan Abdal, Mansur ve Nesimi örneklerinde olduğu gibi Alevi şiiri halk şiiridir. Tarihide Alevi toplumunun tarihi gibi acılarlar doludur.

Osmanlı döneminde şiir de diğer birçok sanat dalı gibi hanedanlığın hizmetinde olmuştur. Bu dönemin sanat edebiyatı çoğunlukla yönetimi yüceltmekteydi.  Sanatcılar bunun karşılığında devletten para alıyorlardı. Halk edebiyatının temelini oluşturan Alevi şiirleri ise baskı ve sömürüye karşı halkı uyarıcı rol oynuyordu.  Onları eşitliğe, kardeşliğe, sevgiye davet ediyordu.

Alevi şiirleri, insan, Hak – Muhammed – Ali sevgisi, Kerbela olayı, doğa sevgisi, ölüm ve yaşamı esas alan yergi (lanetleme) özelliği taşıyan şiirleride vardır.

Aleviler inançlarını tarih boyunca baskı altında yaşamak zorunda kaldılar. Bundan dolayı Bektaşi Babaları güzel mizahlarıyla, akıl dolu, iyi düşünülmüş, çoğunlukla Aleviliğin felsefesini anlatan fıkraları günümüzde bile Aleviliğin moral kaynağı olmaya devam etmektedir.  Mizah ve nükteli sözleriyle gereken derslerini vermeğe çalışmışlardır.

Bektaşi Babalarının mizah ve fıkraları, bu eğemenlerin onlarca tezini çürütecek boyuttadır.Her dinsel topluluğun kendine has bir müziği vardır. Bu müzik, inanç ve felsefenin insan ruhuna ve düşüncesine daha kolay hitap etmesini sağlar.Alevi toplumu sadece dinsel ortamlarda değil, her zaman her yerde yaşanılan bir müzik yapar. Alevi müziği salt Alevilere hitap etmez. Toplumun bütün kesimlerine hitap eder. Bu nedenle, Alevi müziği gündelik yaşamın vazgeçilmez bir parçası olur.

Alevilerde vaz geçilmez olan saz, söz, semah belleklerini devamlı yeniler. Onları moral olarak yüksek tutar. Duygularını tazeler, bilgilerini artırır. Toplumu birbirine kaynaştırır.Alevilikde Semah Hakla buluşma, gönül alışverişi yapma sanatıdır. Bu sanatın özü saz, söz ve muhabbet de tamamlayıcısıdır. Bizlere göre telli saz  Aleviliğin Kuran’ı oluştur. Bir söylenceye göre Semah Hz. Muhammed’in Miraç dönüşü, Kırkların meclisinde, Salman’ı Faris’in getirmiş olduğu bir üzüm tanesinin ezilip Engür suyuyla içilip, Hak için aşka gelip dönülmesiyle başlar.

Alevi toplumu, bu Hak için dönülme olayını Cemlerinde uygulamağa koydular. Onun için Semah dönmek ibadetin bir parçası olarak bilinir. Yaşamlarında da kültürlerine, sanatlarına ve şiir dizelerine yerleştirdiler. Semahımız düğünlerde ve diğer eğlence yerlerinde oynanmaz. Bizler bunu toplum olarak uygun bulmayız. Ancak, Kültür Bakanlığı Semahı bir floklör olarak görüp son zamanlarda Sünnüleşmiş Alevi dernekleri aracılığıyla düğün bayram ve şenliklerde  sergilemektedir.

Kırklar Cemi, Alevi Bektaşi ibadetinin esası olarak kabul edilen Cem ve Semah döneminin mitolojik kaynağı varsayılmaktadır. Katı, kuralcı, şekilci ibadet biçimi olan İslamın ( Hanifi, Şafi vs. ) yorumuna karşı altarnatif bir ibadet biçimidir. Biz Aleviler bunu böyle algılayıp ve böyle yorumluyoruz.

Alevi önderleri, bu gerçeği görmüşler ve önderliklerinin yanı sıra aynı zamanda sanatsal anlamda üretimleri ile Aleviliğin evrenselleşmesini sağlamışlardır. Örneğin: Şah İsmail’in “Hatayi” mahlası ile yazdığı şiirleri, söylediği türküleri günümüzde dahi popülerliğini devam ettirmektedir.

Alevi müziği, salt dinsel bir müzik olmayıp yaşamın içinde, gündelik sorunlardan, insanların duygularına kadar hitap edebilen ve böylece insanı moral olarak yücelten, onu felsefi olarak geliştiren, toplumsal olarak örgütleyen bir işleve sahiptir. Günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Bize göre müzik sıcaklığı, samimiyeti, hüznü, acıyı, sevinci yani ortak yaşadığımız duyguları, sanki tek bir dilmiş gibi ortak yönlerimizi anlatabiliyor. Müzik halkların dostluğu konusunda önemli bir rol oynuyor. Müziğin dili bence bütün dillerin toplamıdır. Bu açıdan bütün halkları da bir araya getiren ortak bir noktadır.

Alevilik, inancının merkezine güzel sanatları koyan Anadolu Hümanizmasıdır. Yani sevgidir. Yani hoşgörüdür. Yani din, dil , ırk, cinsiyet farkı gözetmeyen evrensel bir öğretidir, sanattır.

Bugün Alevi toplumu, kendini yenilemek, kültür ve sanatını, şiirlerini daha iyi yaşatabilmek için kültürünü evrenseleştirmek için Üniversitesinden bilim dallarının hepsine, kütüphanelere kadar kök salmağa başladı. Alevilik tüm dünyada kendini tanıttı. Alevilik ilgi odağı olmağa başladı. İnsanlar, artık Cemevleri, dernekler kurmağa başladılar. Ancak kültürümüzü halen siyasetle karıştıranlarımız var.

Alevilik, insan haklarını, eşitliği, özgürlükleri savunuyorsa, ırkçılığa, gericiliğe, hurafeciliğe karşı tavır alıyorsa, bu bir siyasettir. Bunun içinde başka siyaset aramaya gerek yoktur.

“El ele, gönül gönüle, cemal cemale” diyerek çıktık yola. Sevgiyi, güzelliği, birliği, dirliği diledik. “kim olursan ol, gel. Gel ki bir olalım, iri olalım, diri olalım. Gel ki sevelim, sevilelim. Bu dünya kimseye kalmaz.” Sözüyle de hoşça kalın der, en güzel günlerin sizlerle olmasını, Hak –Muhammed – Ali’den niyaz ederim.

Hazırlayan : Dede Zeynel Abidin Haydardedeoğlu.

Alevilik Nedir? Alevi Kimdir?

Alevilik Nedir? Alevi Kimdir?
03-05-05

TARAFINDAN: İSMAIL KAPLAN


Aleviliği Sünnilik ve Şiilikten ayıran özellikler... Aleviliği, Sünni ve Şii mezheplerinden ayıran en önemli özellik, Şeriat İslam hukukunu benimsememesidir.



Türkiye`de, 23 Milyondan fazla Türk, Türkmen, Kürt ve Arap kökenli insan kendini Alevi olarak belirlemektedir. Almanya`da Alevilerin sayısının 700.000 in üstünde olduğu tahmin edilmektedir. Çoğu inanç ögesinin Müslümanlığın doğuşuna kadar geriye gittiği Aleviliğin, zamanımızdaki bilinen inançsal yapısı ve kültürü, Anadolu`da 13. yy. ve 16. yy. lar arasında oluşmuştur. Anadolu Alevileri, İslam öncesi inançlarını tamamen terketmedikleri için ve tarihsel politik koşulların gereği olarak İslamın Sünni ve Şii mezheplerinden farklı bir inanç ve ibadet biçimi oluşturmuşlardır. Aleviliği, Sünni ve Şii mezheplerinden ayıran en önemli özellik, Şeriat İslam hukukunu benimsememesidir. Özellikle kadın erkek eşitliği, saz ve semahın ibadetteki vazgeçilmez yeri, dört kapı kırk makam ahlak sistemi, düşkünlük dışında dini ceza yaptırımın olmayışı ve inançta zorlamaya gitmemesi en belirgin farklılıklardır. Aleviliğin Sünni İslam`la olan benzerliklerinin yanında önemli olan farkları kısaca şöyle sıralamak mümkündür: · Alevilik haremlik selamlık ayırımını tanımamakta ve hem öğretide hem de pratikte kadın ve erkeği eşit tutmaktadır. · Alevilikte çok evlilik yoktur ve hatta yasaktır. · Alevi inancında diğer inançlara ve insanlara aynı gözle bakılmakta ve ayırım yapılmamaktadır. « 72 millete bir nazarla bak! » Aleviler için önemli bir düsturdur. · Alevilikte ölüm cezası kesinlikle yasaktır. Dini anlamda en yüksek ceza düşkünlük cezasıdır. Bu cezayı alan kişi toplum dışına itilir. Herkes düşkün olan kişi ile ilişkiyi keser. Alevilerde kan davası güdülmez ve kan davası Alevilik dışı kabul edilir. · Aleviler, dört kapı kırk makam ahlak sistemine özellikle de « eline, diline ve beline sahip ol ! » prensibine sadık kalırlar. Alevilerde ibadetin amacı, dört kapı kırk makamla Allah- Muhammed Ali yolundan Allah`a ulaşmaktır. · Alevi ocakları, belirli bir sistem içinde birbirine bağlı olarak « el ele el hakka » prensibi ile Aleviliğe hizmet verirler. · Aleviler, akşamları kendi kendilerine ve perşembe akşamları topluca cem ayininde ibadetlerini yaparlar. Cemde karşılıklı rızalık alınır, varsa kırgınlıklar giderilir, lokmalar paylaşılır, bağlama eşliğinde Alevi beyitleri ve nefesleri söylenir, gülbenkler çekilir ve bacı kardeşlerle birlikte semah dönülür. · Aleviler, Ramazan orucu değil, Muharrem ayında 12 günlük matem orucu tutarlar. · Aleviler, « Benim kabem insandır. » diyerek Hac yerine Allah- Muhammed -Ali yolunu tercih ederler. · Alevi öğretisi, insanı ve insanın özgürlüğünü en önde savunan ve insana tam bir inanç ve düşünce özgürlüğü tanıyan bir öğretidir. · Alevilerin, inançlarını ve kültürlerini en iyi laik ve demokratik bir devlet düzeninde sürdürebileceklerine güvenleri tamdır. Türkiye Cumhuriyeti yakın zamana kadar Alevilerin varlığını kabul etmemiştir. Devlet organları halkın dinini genel olarak İslam diye belirlemekte bununla da sadece Sünni İslam kasdedilmektedir. Son yıllarda bu yönde olumlu gelişmeler olmasına rağmen hala, Sünni İslam dışındaki diğer etnik ve inanç grupları din ve dil eğitiminde dikkate alınmamaktadır. · Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet olmasına rağmen, Diyanet İşleri Başkanlığı devletin ana kurumlarından biri olarak 88.000 den fazla camisiyle ve 90.000 den fazla personeli ile devlet bütçesinden en büyük payı almaktadır. Halkın üçte birine yakınını Alevilerin oluşturmasına rağmen, camilerde sadece Sünni İslam temsil edilmekte ve öğretilmektedir. Alevilerin varlığı resmen kabul edilmediği için, cemevleri ve dedeler Diyanet İşlerinin hizmetlerinden – Alevi olarak – yararlanamıyorlar. · Yıllardır 400.000 imam hatip ve 450.000 Kuran kursu kapasitesi ile Sünni İslam doğrultusunda öğrenci yetiştirilmektedir. · Aleviler cem evlerinde ibadet ettikleri halde 1980 den beri Alevi köylerine de sistemli bir şekilde cami yapımı ve Sünni imam kadrolarının yerleştirilmesi devam etmektedir. · 1992 Anayasasının kabulü ile din ve ahlak derslerine katılmak zorunlu hale getirilmiştir. Bu derslerde Alevilikle ilgili hiç bir bilgi olmamasına rağmen, milyonlarca Alevi inancına mensup öğrenci, bu derslere katılmakta ve sadece Sünnilik öğrenmek zorunda kalmaktadırlar. Bu her şeyden önce bu öğrencilerin ve onların velilerinin inanç özgürlüklerinin hiçe sayılması demektir. · Okullarda Alevilikle ilgili bilgi öğrenilmediği için, Sünni öğrenciler ve veliler Alevilik konusunda bilgisiz kalmakta ve yanlış ve ön yargılı bilgilerle Alevilere yaklaşmaktalar ve böylece Alevi- Sünni ilişkilerinde güven ve arkadaşlık duyguları zarar görmektedir. Yukarıda sıralanan faktörler, programlı ve samimi bir programla değişmediği sürece, Alevilerin Türkiye toplumunda sünnileştirilmek istendikleri duyguları değişmeyecektir. Almanya`da devlet tarafından – diğer inanç gruplarına olduğu gibi- Alevilere de herhangi bir baskı yapılmamaktadır. Buna rağmen, bazı eyaletlerdeki Alman okullarında yıllardır anadil dersleri bağlamında Türkiye Milli Egitimi ile bağlantılı uygulanan din ve ahlak kültürü derslerinde Alevilikle ilgili bilgiler öğretilmemektedir. Bundan 10 yıl öncesine kadar, cami yapma ve yaşatma dernekleri adı altındaki sünni tarikatlarının örgütlenmelerinde, Alevilere de yoğun manevi baskılar yapılmıştır. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu`nun çalışmaları ve her şehirde en az bir Alevi derneğinin kurulması ve dini ve kültürel çalışmaları yürütmesi sonucu, bu baskılar oldukça azalmıştır. Ayrıca son yıllarda Alman okullarında Alevilikle ilgili bilgilerin okutulması için çalışmalara hız verilmiştir. Aleviler Almanya`da inanç ve kültür birliği dikkate alınırsa kendi içinde uyum gösteren geniş bir göçmen grubunu oluşturmaktadırlar. Aleviler, İslam coğrafyası içinde gelişmiş kendilerine özgü yorum ve ibadet kültleri ile sayıca önemli bir inanç grubunu oluştururlar. İnsanın dokunulmazlığı, kadın erkek eşitliği, insanlar arasında din, dil, ırk ve renk ayırımı yapılmaması, bütün inançlara ve dinlere saygı gibi anayasal değerler üzerinde Aleviler arasında tam bir görüş birliği vardır. Aleviler, geçtiğimiz yüzyıla kadar baskılar ve katliamlar nedeniyle kendi içlerinde ve daha çok bağlama ve nefeslerle yaşattıkları inanç ve kültürlerini, modern toplumun görsel ve yazın olanaklarını da kullanarak ortaya koymaya ve yeni koşullara uyarlamaya başladılar. Almanya`da, Alevilik dinler arası din derslerine ve diğer derslere konu olmaya başladı bile. Bu çalışmanın başını Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu ve onun üyesi olan 90 a yakın Alevi Dernekleri çekiyorlar. Tüzükleri gereğince Alevi Dernekleri, Alevi kültürünün ve inancının tanıtılması ve geliştirilmesi için çalışmalar yapıyorlar. Alevi Dernekleri, Alevi inancının ve kültürünün çocuklarına ve komşularına anlatma ve aktarmalarında Alevi ailelerine yardımcı olmaktadırlar. Alevi derneklerinde; saz, semah kursları, kültürel etkinlikler, seminer ve konferanslar, düzenlenmekte, cemler organize edilmekte, yaşlılara, gençlere ve kadınlara yönelik sosyal ve kültürel çalışmalar yapılmaktadır. Maddi olanaksızlıklara rağmen her dernek, olağanüstü bir gayretle fahri olarak bu çalışmaları yürütmektedir. Almanya`da yaşayan Türkiyeli ve Türkiye kökenlilerin % 30 unu oluşturan Aleviler, artık kendi inanç ve kültürlerini bu topluma açmaya ve bu toplumla paylaşmaya başladılar. Aleviler, çok kültürlü bir toplumun üyeleri olarak, bunu kendileri için bir görev olarak görüyorlar. Alevilerin en çok değer verdikleri özellikleri olan hoşgörü ancak böyle bir ortamda gelişebilir, önyargılar kırılabilir ve yeni önyargıların oluşması önlenebilir. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu ; kültürel etkinliklerle, kültürlerarası diyalogla Alevi ve Alevi olmayanlar arasında ilişkileri desteklemekte ve böylelikle de kültürler arası anlayış ve insanlararası iletişime katkıda bulunmaktadır.

Ziyaretçi sayısı

alevilik nasıl doğdu?

Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:

Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde beraberindeki müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcasıoğlu ve damadı Hz. Ali’nin müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardı.

Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir.

Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli Beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur.Şimdi bu gelişmeleri görelim:

Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Surite’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yolaçmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.(656)

Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehid olmuştur.

Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuş ve Hz. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.

Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hz. Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hz. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.

Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi.Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin tarafında şehid olanlar yetmiş iki kişi idi.

Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Hz. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Hz.Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür. up10.gif (842 bytes)

alevilik bektaşilik nedir?

Alevilik Bektaşilik Nedir?

Sözlük anlamına göre Alevi, Hz. Ali�ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak Hz. Ali�yi sevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt�in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir.

Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı Alevi grupların herbiri için Alevi ve Alevilik sözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır. Biz konuya Anadolu Alevileri açısından yaklaşmakla birlikte genel bir tarihsel perspektif de sunacağız.

Ülkemizde bugün yaygın şekilde Alevi olarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda birçok ismin kullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu�daki Alevi kitleleri nitelemek üzere kaynaklarda, kızılbaş, rafızi, ışık, mülhid ve torlak gibi adların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanı Kızılbaş adı olmuştur. Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlı Kızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlakdışı anlamlar yükleyerek, sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanması sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır.

Bugün Anadolu ve Balkanlar�da yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı, Bedrettinli, Sıraç gibi değişik gruplar genelde Alevi olarak adlandırılırlar. Anadolu Aleviliği, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabi olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı eski inançların islami şekiller altında yaşamaya devam ettiği bir halk islamıdır.

Genel olarak ifade etmek gerekirse Bektaşi sözcüğü de yukarıda değindiğimiz kitleler için kullanılmıştır. Bektaşilik Hacı Bektaş Veli�ye dayanılarak kurulmuştur. Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden bağımsız olarak ele almak bugün gelinen noktada tarihsel ve sosyolojik açıdan mümkün görünmemektedir. Her iki terim de zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Prof. Melikoff�un da belirttiği gibi �Alevilik, Bektaşilik�ten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır.�Alevilik ve bektaşilik, inanç ve ahlak esasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışında ortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirde yaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarıgöçebe çevrelerde yaşamaları şeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır. Ancak tarihsel olarak doğru olan bu sosyal farklılık günümüzde anlamını yitirmeye başlamış, �Alevi� adı daha yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bugün genel olarak Alevi olarak adlandırılan kitleler üç dinsel gruba bağlıdırlar:

  • Ocakzade Dedeler
  • Çelebiler
  • Dedebabalar

Bu üç grupdan Anadolu�da en fazla etkinliğe ve nüfuza sahip olan Ocakzade Dedeler�dir. Daha sonra Çelebiler gelir. Dedebabaların ise Anadolu�da nüfuzları zayıftır, Balkanlar�da daha etkindirler.

Türkiye�de yaşayan Alevilerin sayısı konusunda çeşitli veriler ileri sürülmektedir. Türkiye�de etnik ve mezhep konularında varolan tabular nedeniyle, yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmal edilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işine geldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye�de en az 15 milyon Alevi bulunmaktadır. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki illerde sayıca az olmakla birlikte Türkiye�nin her yerinde Aleviler bulunmaktadırlar. Alevilerin sahip oldukları bu potansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezine yerleştirmektedir.

aleviligin oluşumu

Aleviliğin oluşum Tarihi
22-09-05


Aleviliğin tarihi Islam’ın dönemlerine dek uzanır. Hz Muhammed, sağlında kendisinden sonra islam dünyasina önderlik edecek kişi olarak Hz. Ali’yi görüyordu.


 

Aleviliğin tarihi Islam’ın dönemlerine dek uzanır. Hz Muhammed, sağlında kendisinden sonra islam dünyasina önderlik edecek kişi olarak Hz. Ali’yi görüyordu. Hz. Ali, Hz. Muhammed’ den sonraki ilk müslümandi. Hz. Ali, peygamberin amcasının oğlu ve birlikte büyüdügü, kardeşi gibi sevdiği bir kişiydi. Hz. Muhammed vefatindan önce bazı hadislerinde ve çeşitli yerlerde yaptığı toplantılardaki konuşmalarında kendisinden sonra ümmetine yol gösterecek kişinin, rehberin, Ali olmasi gerektiğinin üstünde durarak vurguluyordu. Hz. Ali, Hz. Muhammed’ in canıgibi sevdiği ve değer verdiği sağ kolu idi. Bu sevginin ve saygının en güzel örneğide Hz. Muhammed’ in çok sevdigi değerli varlığı sevgili kızı Fatma ile Ali’yi evlendirmesiydi. Hz. Muhammed’in erkek çocuğu olmamıştı. Onun soyu sevgili kızı Fatma ile Ali olan evlilikten olacak çocuklar ile devam edecekti. Ali’yi kendisinden sonra müslümanlara önderlik edecek en uygun kişi olarak görüyordu. Hz. Muhammed bir hadisinde; “ Ulular ulusu Allah, Peygamberi ayrı ayrı ağaçlardan ( soylardan) yarattı. Ağacın kökü benim, Ali dalları budaklarıdır. Fatma o ağacın verimidir. Hasan ve Hüseyin meyveleri, şia’mızda yapraklarıdır.Kim bu ağcın dallarında birine yapışırsa kurtulur. Yapışmayan helek olur.�? der. Hz. Muhammed camaatle sohbet ederken kendisinin de insan olduğunu bir gün bu diyardan göçüp gıdeceğini ifade ettikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür.�?Size iki paha biçilmez şey bırakıyorum. İlkin Allah’ın kitabı, diğeri Ehlibeyttim. Size Ehlibeytime uymanızı öğütlerim�? dedikten sonra sözlerini bircok hadis kitabında yeralan şu sözlerle sürdürür. Ehlibeyt’ i yani kendi aile çevresini kastederek, “onların önüne gecmeyin, yani onların hükümlerinden başka bir hüküm vermeye kalkmayın, yoksa helek olursunuz.... / der. Hz. Muhammed bir başka hadisinde de “ ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır, şehri dileyen kapıya gelsin, Ben hikmetin şehriyim, Ali kapısıdır hikmetin dileyen kapıya gelsin�? der. Gene Ali ile ilgili başka bir hadislerinde de Hz. Muhammed şöyle diyor: “ Ali bedendir ben ondanım, ben kimin mevlası veliyf-i emri isem, Ali insanların hayırlısıdır. Kim bu kabul etmezse, gerçektende kafir olmuştur...�? Hz. Muhammed Kur’an-ı Kerim ve Hz. Ali ilişkisini ise bir hadisinde şöyle anlatıyor. “ Ali, Kur’an iledir ve Kur’an Ali ile; ikisi havuz kenarında benimle buluşuncaya kadar ayrılmazlar.�? Ali’nin kişiliği ile ilgili bir hadisinde ise “ Ümmetimin en ileri ve gerçek hüküm vereni Ali’dir.Allah’ım O nereye dönerse, nereye varırsa O’nunla beraber ol ....�? Hz. Muhammed kendisinden sonra yerine Hz. Ali’nin görevlendirildiğini bir başka hadisede şöyle açıklıyor; �? Ali benim bilgimin kapısıdır; tebliğe memur olarak gönderdiğim şeyleri benden sonra ümmetime bildiren, açıklayan kişidir; O’nu dinleyin... “ ve “ O’na baş kaldırmak nifak...�? der. Hz. Muhammed, Ebu Talib ‘in evindeki bir toplantıda, ellerini Ali’nin omuzlarına koyarak şöyle der; “ içinizde bu benim kardeşimdir, vasiymdir, halifemdir, artık O’nu dinleyin ve O’na itaat edin.�? Hz. Muhammed’in Hz.Ali’yi kendisinde sonra halifesi olarak düşündüğünü birçok kaynakta görüyoruz. Hatta gelecekte olacakları önceden görmüşcesine ileride bu konuda bir bir huzursuzluk çıkması durumunda Hz. Ali tarafından tutulması gerektiğini bir hadisinde şöyle belirtir : “ Benden sonra fitne (huzursuzluk ) olacaktır. Bu oldumu, Ebu Talip oğlu Ali tarafını tutun. Çünkü O bana ilk iman edendi. Kıyamettede benimle ilk dostluk edecek odur. O Sıddıyk-ı Ekber’ dir. O bu ümmetin Faruk’udur. O müminlerin ulusudur, reisidir.�? Hz. Muhammed Veda Haccı’ nda kendisinden sonra yerine Ali’yi vekiltayin ettiğini şöyle açıklamıştır: “ Ben kimin mevlası isem, Ali’de O’nun mevlasıdır. O’ na dost olana dost, düşman olana düşman ol, O’na yardım edene yardım et, O’nunla horlayanı horla, nerede olursa olsun gerçeği O’nunla beraber kıl...�?. Hz. Muhammed’in bu açıklamasından sora; Ebu Bekir, Ömer ve sahabeden önde gelenler Ali’inin veliliğini kurtlarlar hatta Ömer; “ kutlu olsun sana ne mutlu ey Ebu Talip oğlu Ali, bugün benim ve her erkek ve kadın müminin mevlası oldun�? diye konuşma yapar. Bu gelişmelerden sonra Hz. Muhammed bu doğrultudaki konuşmasının sonunda “kalk ya Ali�? diye Ali’yi ayağa kaldırır ve cemaate şöyle der. “ Benden sonra imam olarak halka doğru yolu göstermek üzere seni seçtim. Senden razı oldum, Ben kimin mevlası isem Ali’de onun mevlasıdır, özünüz doğru olarak O’na uyun ...�?arkasından ; “Allah’ım O’nu seveni sev O’ na düşman olana düşman ol�? diye ilave eder. Hz. Muhammed vefatından sonra kendi yerine Hz. Ali’yi düşünmesine ve bunu çeşitli vesilelerle açıklamasına karşın kendisinin dünya değiştirmesinden sonra olaylar düşündüğü gibi gelişmemiştir. Hz. Muhammed hasta yatarken durumunun ağır olduğunu fark edince çevresindekilere;�?Bana yazmak icin bir şeyler getirin. Size bir şey yazdırayım ki, benden sonra asla yol yitirmeyesiniz�? der. Peygamberin bu isteğinin yerine getirilip getirilmemesi konusunda tartışma çıkar. Orada bulunan Ömer ve çevresi Peygamberin kendinde olmadığını, yazacaklarının geçersiz olacaığı ve hatta Peygamberin “ sara nöbeti “ geçirdiğini söyleyerek vasiyetin yazılmasına engel olurlar. Böyle olunca Hz. Muhammed vasiyetini yazmadan dünyasını değiştirir. Hz. Muhammed’in vefatı karşısında; başta Hz.Ali ve Fatma olmak üzere yakın çevresi şok olur. Peygamberin ölümü karşısında sevenleri şaşkına dönerler. Bu şaşkınlık atlatılmadan büyük bir üzüntü hali yaşanırken; Hz. Ali, Hz. Fatma , Selman-ı Faris ve aile yakınları acı içinde Hz. Muhammed’in cenaze işleri ile uğraşırken, Ömer etkisi altına aldığı bazı kimselerle Ebu Bekir’i halife ilan eder. Arkasından da önüne geleni kılıç korkusu ile Ebu Bekir’e biat’a zorlar.